Sevdiğimiz Kitaplar

Türkiye İş Bankası Yayınlarının, okul öncesi çocuk kitaplarında, kendi keyfimize göre iki kitap serisi bulduk.

Biri hareketli kitaplar serisi. Epey el oyalıyor ve çocuk kendi başına güzel vakit geçiriyor, minicik motor kaslarını geliştirmesine de yardımcı oluyor. Da, bizimki belli bir süre sonra, bu mekanizmaların nasıl işlediğini çözmeye kalktı ve kitapları parçaladı, yoldu, söktü. Ama gayet uzun vakitler geçirdi, bu çözülmeye kadar. Artık o seriden almıyoruz.

Diğer bir seri ise Pocoyoooo, kendisini pek sevdik. Beyaz bir fon üzerine, bilgisayar animasyonu karakterler ve sadece konuya ilişkin resimler var.
Çok sade, ortam yaratmak adına içinde bulundukları mekanlara ilişkin 
başka görseller olmadığı için konuya odaklanmayı kolaylaştırıyor.

İlk Pocoyo kitabımız anneannemizin hediyesi ‘karşıt kavramlar’. Açık-kapalı, aydınlık-karanlık, mutlu-üzgün gibi… Bu kitap sayesinde, kendini ifade edebilmenin başka bir yolunu keşfetti, mimikler…


Pocoyo üzgün ve mutlu farkını, biz de surat ifadelerini örnekleyerek okuyorduk. Bir gün bu üzgün ifadesini kullandı, artık uygun olan her durumda uyguluyor. Mesela açılmıyoooo, yırtıldı, durdu, hangi durum onu üzüyorsa hemen ifadeyi takınıyor.

Yeni favorimiz ise ‘Pocoyo ve Fotoğraf makinesi’. Adına kanmayın, aslında bir hafiye romanı gibi. Mevzu şu, karakterin bir makinesi vardır ve fotoğraf çekmektedir. Çekilecek yeni objeyi almaya gider ancak döndüğünde fotoğraf makinesi yoktur. Acaba biri mi aldı, peki kim? Kitaba üstünkörü göz atarken fark etmedim. Ama bizimkiyle okurken birden neyi aradığımızı bile unuttum. İpuçları, takip, gizem felaket heyecanlı… Her akşam, sonunu bilmemize rağmen büyük bir merakla gene okuyoruz.

http://www.kipitap.com/

Bir göz atılabilir. Sanal ortamda bir çocuk kitapçısı, Kipi’nin Kitapçısı KİPİTAP… Bol seçenek bulunuyor, kategorilere göre arama da yapılabilen, derli toplu bir site. Ayrıca, kitap dergisi tadında bir blogu da var. Faydalanılabilir.

Çiçek Yayıncılığın, doğa turlarıyla ilgili seriyi de tamamlamak üzereyiz. Cici ile Bici Dağda, Kiti ile Kiki ormanda filan diye gidiyor. Bu serinin esprisi ise, sayfada boş kalmayacak şekilde çizimlerle dolu, her yerden bir hayvan fırlıyor, gerçekten mekana alıp götürüyor insanı. Her sayfa, bir alt sayfada bulunan kimi hayvanları görebilecek şekilde kesilmiş. Metinleri hayvanlarla ilgili pek bilgi içermese de, benim bile adını bilmediğim hayvanlar var ve altlarına isimleri yazılmış. Bir anne olarak bu bir şey yavrucum, şey canım??? deyip kala kalmıyorsun. Çinçilla, tukan gibi hemen kopyayı alıyorsun. Hayvanları da tam bir aksiyon anında resmetmişler, kendi hikayeni uydurma şansı yaratıyor. Yırtıcı hayvanların doğal yaşamları size vahşi geliyorsa almayın tabii. Kuyruğu kopan kertenkelenin kuyruğu tekrar çıkar, kurtlar tavşanlara doğru koşar da, neden tavşanlar kaçar gibi detaylara girmek istemeyenler olabilir tabii.

İyi okumalar…

Beni boş bırakmaya gelmez dedim, bir türlü eve dönemedim…

Bizim çocuk doktoruna, bir şey danışacağım zaman mesaj atıyorum. Her mesajımda da, isim, soyadı ve kaç aylık olduğunu yazarak başlıyorum. Doktorumuz da, muayeneye gittiğimizde bunun esprisini yapıyor.
Bunu blog için de uygulamam lazım, sonradan okurken yazıyı yazdığımda kaç aylık olduğunu unuturum kesin.

18 aylık, uyku ve yeme düzenimiz değişti, bir türlü oturamadı. Yeni sene itibarıyla uykularını teke düşürmüştü.

Ancak akşam erken yattığı için gece uyanmaları başladı. Bu arada havalar soğuk ve yağmurlu olduğu için sokak faaliyetlerimizden mahrum kaldık ve günün birçoğunu evde geçirmeye başladık.

Eskisine oranla daha az yemesini ve gece uyanmalarını bedenen yorulmuyor olmasına bağlamıştım. Ancak yeme oranı giderek düşmeye başladı.

Hatta bu hafta sonu tam gaz sokaklarda sürttük, deli gibi koşturduk, atladık zıpladık. Bana mısın demedi.

Mesela, bugün sabah bir yürüyelim diye evden çıktık. Sabah normal bir kahvaltı sonrası, sahil boyu yürüdük. Telefon geldi, atladık, üniversiteden arkadaşlarla buluştuk, arada kestirdi. Üç çocuk, bolca yetişkin bir cümbüştür, saat dördü bulduk. Eve dönüşte kafayı vurdu, 2 saat daha uyudu. Uyandı sadece iki tane bulgurlu sebzeli köfte yedi. Gene toparlandık, bu sefer annemlere gittik. Yani akşamı dışarıda ettik ve normal bir saatte de yatmış oldu.

Sadede gelmek gerekirse, porsiyonlar üçte bire düştü, uykuları şaştı. Bu bir rutin değil elbette.
Ama umarım bu gece uyanmaz ve pazartesi itibarıyla uyku rutinimiz eskiye döner.
Yemek konusunda da, umarım gene pazartesi itibarıyla hafta sonu aç kaldım telafi etmeliyim diye kalkar ve eskisi kadar yemeye devam eder.

Nedir bu pazartesilerden beklediğimiz, ne büyük umutlar bağlanır hep bu pazartesilere. Rejimler, sporlar, sigarayı bırakmalar, düzen oturtmalar… Ama benim hayatımda hiçbir pazartesi bu umutlara ışık tutmadı. Belki buna tutar…

Kendime pazartesi notu olarak da şunu ekliyorum. Fotoğraf çekmeyi son zamanlarda pek ihmal ettim. Blogu neşelendirmek adına da başlamam lazım…

Beni boş bırakmaya gelmez düşünürüm

Bugün düşünmek için bir hayli zamanım oldu. Henüz tüm konuları bir pota altında eritemediysem de birbirleriyle bağlantılı olduklarını düşünüyorum.

Kontrolsüzce yemek; son bir haftanın bilinçsiz gündemi bundan oluşuyor aslında. Bugün kotum az buçuk sıkmaya başlayınca fark ettim. Özellikle geceleri, televizyon başında şuursuz bir yeme hali hakim.

Mini röportajlardan birine bugün cevap geldi. Bekarlığa geçiş yapan çalışan anne yazısı. Bu yazından sonra aklıma ‘özgürlüğümü sattım, çocuk yaptım’ gibi bir ana fikir yerleşti. Bağımsız değilim artık. Eskiyle bugün arasındaki esas fark bu. Bunu kimseye suç bulmak için söylemiyorum, sadece bir tespit yapıyorum.

Fakat, gene bugün, 2 saatlik bir zaman dilimi benim için ‘boş’ (= özgür, sadece bana ait, tek başıma hareket edebileceğim) oluverdi. Ne yapacağımı bilemedim. Kısıtlanan özgürlüğümden bahsederken, aklıma gele gele sadece alışveriş veya kahve içmeye çıkmak geldi. Ben de bir kahve içip güneşin keyfini çıkarmaya gittim.

Kahve içerken 1-3 yaş için oyun ve oyuncak seçimi konusunda bir makale okudum. (zerotothree.com dan alıntı). Basınca kendi kendine çalan oynayan, sadece eğlendiren oyuncaklar vermeyin, zaten ilgileri ancak 1 2 saat olmadı, 1 hafta sürer diyor. Çocuğu edilgen kılan, kendi hayal güçlerini kullanmasına izin veren, günlük kullandığımız gereçlerin benzerleri oyuncaklar seçilmesini öneriyor. Çocukların taklit ederek öğrendiklerinden, becerikli yetişkinler gibi olmak için onları taklit ettiklerinden bahsediyor.

Ben de, benim çocuğum beni ne yaparken görüyor da taklit edecek? Yemek yapmak, etrafı toparlamak, gazete okumak, bilgisayar başında, telefonda konuşurken, eşya taşırken, yıkanırken, uyurken… Neyimi taklit edip öğrenecek pardon, hangi becerimi onun önünde sergileyip gelişmesini sağlayabiliyorum ki?

Bir yandan halletmem gereken onca ıvır zıvır iş varken, şimdi beni taklit edecek, iyi örnek olamıyorum endişesi kapladı içimi. Bizimkinin dans merakı da ondan kaynaklanıyormuş meğer di mi? Evde abidikgubidik danslar ediyorum, yetişkin becerisi diye benim kanguru misali dansımı görüp ciddiye mi alıyor acaba? O hayran hayran seyrediyor ya, top oynarken bile kendimi Maradona gibi hissediyorum, halbuki top düz gitmiyor.

18 aylıktan sonra annelik, çocuğun temel ihtiyaçlarını karşılamaktan öteye geçiyor anlaşılan. Artık yaptıkları ve söyledikleri çok ciddiye alınan, taklit edilen, doğruları ve yanlışları tayin eden olunuyor. Ciddi bir sorumluluk!

Daha yazarken ancak anlıyorum kontrolsüz yemelerimin sebebi. Benim bağımsızlığımı alan çocuk değil, çocuk büyütme fikrini büyütmüş olmam. Bu arada kendimi de biraz unutmuş… Bir iş yapılacaksa tam yapılmalı fikrinden kurtulup, yaşadığım bir masal olmalı, daha neler olacak ona bakmalı mı demeli. Hımmm?

Çalışan bir annenin bekarlığa geçişi

Çocuklardan bekarlığa geçişte hiçbir güç almıyorsun. Çünkü tek düşündüğün acaba doğrumu yapıyorum oluyor. Benim bir kararım yüzünden bu çocuklar eksik mi büyüyecekler oluyor. Bu bir çeşit vicdan.

Sonra bunu nasıl düşünebiliyorum bu noktaya nasıl vardım diye düşünerek her sorunun cevabini buluyorsun. Aslında onları eksik bırakmadığını anlıyorsun. Hayatin teorik ve pratik kısımlarını görüyorsun. Evde teoride bir babanın olmasıyla, bekâr bir anne evinde teoride baba olmamasının aynı şey olduğunu görüyorsun. Baba pratikte yoksa zaten aynı şey. Şimdi babayı gördüklerinde gerçekten doya doya onunla oluyorlar. Programları oluyor. Sohbetleri oluyor. Önceden anne varken herşeyi anne yapan bir ortam vardı. O bir şekilde seni rahatlatıyor.

Sürekli çocuklara sizleri çok seviyoruz diyorum. En önemlisi sevildiklerini bilmeleri. Sadece hareketlerle değil sözlü olarak da hepimiz gibi onlarında bunu duymaya ihtiyaçları oluyor. Kısaca bir süre sonra bekarlığa geçiş de çocuklara karşı vicdan azabın yok oluyor. Çünkü onların hayatını güzelleştirmek senin elinde, ne verirsen onu alıyorlar. Sen mutluysan onlarda mutlu.

Gelelim anneye. Uzun süre sadece anne sıfatında yaşamış kadın tekrar kadınlığını keşfetmeli. Tekrardan kadın olduğunu hatırlayıp aynı anda hem kadın, hem de anne olunabileceğini öğrenmeli. Biz bunu unutuyoruz belki de. Belki de bizleri artık kocalarımız sadece çocukların annesi olarak görüyor ve bizden bunu istiyor. Bundan sıyrılıp bağımsız bir insan olmalıyız tekrar. Sorumlulukları olan bir kadın 🙂 ben şimdi çok daha iyiyim. Benim yaşımda hiç evlenmemiş ve çocuğu olmamış birçok genç arkadaşımdan daha özgüvenli ve cesurum. Çocuklarım olduğu için evlenip çocuk yapmak için vücut yaşım geçiyor diye bir endişem yok. Bir erkeğe artık koca olma potansiyeliyle bakmıyorum çünkü onu yaşadım. Şimdi geleceğim için tek istediğim çocuklarıma olabildiğince çok görgü kazandırmak. onları özgür ruhlar yapmak.

Moda Tasarımcısı, bakımlı bir annenin doğum sonrası kıyafet seçim önerileri

Doğumdan sonra hepimiz kilolarımızla baş başa kalıyoruz. Annelere ilk önce emzirmelerini öneriyorum ve o sırada çikolata ya da şerbetli tatlılar yerine sadece su tüketmelerini öneriyorum. Su hem süt yapıyor hem de kilo vermemize yardımcı oluyor.

Her vücut farklı yerlerinden kilo alır. Vücut tipimizi iyi tanırsak ona göre giyinip kendimizi daha iyi hissedebiliriz. Genelde karnımız doğum sonrası şiş olur. Altı bluzanlı bluzlar giymek de yarar var. Göğüsler süt dolu olduğu için diri olurlar. Üstü bedene oturan ama beli bol bluzlar bu döneme uygundur.

Emzirme devam ediyorsa dar bir atlet üzerine bol şifon bluz ya da gömlekler olabilir. Genelde elbise giymek çok pratik olmuyor. Kiloları da cok belli eder, emzirmeyi de zorlaştırır. Tabii önde patı ve bir kaç düğmesi varsa olabilir. Pantolon üzeri bluz en pratiğidir. Tuniklerle kalçalar da örtülebilir. Ya da çok moda olan uzun hırkalarla…

İlk zamanlarda yeni bir bebek yeni sorumluluklar ve değişmiş bir hayat zor ve yorucu gelebilir. Ama anne ne kadar çabuk kendine vakit ayırmaya başlarsa o kadar sağlıklı ilişkiler kurmaya baslar etrafındakilerle… Bunun en önde geleni de bebeğidir. Mümkünse emzirme döneminden sonra spora başlamak hem artı enerji getirir, hem de performansını artırır.

Televizyon hayatımıza girdi

Gerçekten çocuğun yoksa bazı şeyleri kestirmenin, anlamanın yolu olmuyor. Hele bu konularda fikir yürütmek ne kadar da saçmaymış. Herkesin kendine göre doğruları, idealleri, kendine yakıştırdığı imajlar vardır ya. Ben de mesela, çocuğum benim hayatım neyse onu yaşayacak, yok korumacı olmak çocuğu şımartıyor, alırım sırt çantamı çocuğu da gezerim, ne olacak? Derdim.

Bu fantastik yaklaşımlar hamileyken biraz daha gerçekçi boyuta geldi, ama hala siyah ve beyaz kadar net ayrımı olan ‘EVET’ ve ‘HAYIR’ larla doluydu.

Mesela televizyon konusu benim için net ‘HAYIR’ lar listesindeydi. Çocuk en az 3 yaşına kadar televizyon seyretmesin. Bu konuda gerçekten istikrarlı yürüyeceğimi düşünmüştüm. En azından 1 yaşına kadar böyle bir alışkanlığımız da oluşmadı. Sadece tırnaklarını kesebilmek için televizyonu açıp, işim bitince de kapatıyordum.

Ancak işler sonbaharda değişti. Havalar soğumaya, erken kararmaya başladı. Akşamları hep evde oturuyor olduk. Üstüne üstlük, ameliyat hastalık derken 1 haftaya yakın hiç dışarı çıkmadığımız oldu. İşte o zaman televizyon hayatımıza girdi.

Ateşliyken koşturmasın, yorulmasın, biraz soluklansın diye koltuğa oturup 15 dakika baby tv ve baby first seyretmeye başladık. Ameliyattan sonra da sıkıntısı olduğunda kafası dağılsın diye açar oldum.

O dönemde belli programları sevmeye, alışmaya, hatta karakterlere gülmeye başladı. Koşarak, elinde kumanda, koltuğa oturup, açın açın diyor. Açıkçası benim de işime geldi. Ama baktım ki iş çığırından çıkıyor, normal sokak rutinimize başladıktan sonra sadece akşam en fazla yarım saatle sınırlamaya başladım.

Sonuçta çocuk da, elbette ki sokağa çıkmayı, parka gitmeyi, arkadaşlarıyla oynamayı televizyon seyretmeye tercih edecek. Televizyon izleme oranları günlük faaliyetlerimize göre farklılık gösteriyor elbette. Mesela yazın sürekli dışarıdaydık ve açmadık bile. Bugün dışarıda kar var. Pencereden dışarısını seyretmek bile yeterince keyifli. Sokağa da çıktık, ama benimki soğuğu yiyince uykusu geliyor, pıt diye dalıyor. Daha kar keyfi yapamadık yani…

Benim sıkıntım, evde sürekli bir aktivite yaratmaktan yorulmam. Kendi kendine de oyun oynuyor ama en fazla 20 dakika, yemeği uykusu desen gün içinde en fazla 4 saat. Sabah 6 da uyanıp, 8 de yattığını düşünürsek, kaba bir hesapla 6 saat kadar bir çocuğu evin içinde oyalamak gerçekten maharet istiyor. Bunun da yarım saatini televizyona ayırmak demek, kendime vakit ayırmak demek oluyor.

Bakalım daha dediğim nelerden vazgeçeceğim, ama şartlar beni buna zorluyor yani her şey de benim elimde değil canım 😉

Gelecek için protestolara destek

Gençlik zamanlarında insan nasıl oluyor da günlerce uykusuz, yeri geldiğinde parasız, deli divane koşturup didinebiliyor? İşe, okula, arkadaşlara, aile toplantılara, bir de sevgiliye hepsine vakit ayırabiliyorduk. Otogarlarda mı uyumadım, soğukta ıslak saatlerce yol mu yürümedim, uykusuz günlerce çalıştım. O zamanlar motivasyonum, dünyaya bakışım daha farklıydı sanırım. Her şey bir ilkti ve her şey olduğundan daha önemliydi sanırım.

Ece Temelkuran’ın bugünkü yazısında gözlerim hafiften sulandı. ‘Tekel işçilerine selamla: Yayınımız başlamıştır’ başlıklı bir köşe yazısı yazmış.

http://www.milliyet.com.tr/tekel-iscilerine-selamla-yayinimiz-baslamistir-/ece-temelkuran/guncel/yazardetay/22.01.2010/1189209/default.htm?ver=06

Tekel işçilerinin direniş koşullarını kaldıracak gücü nereden aldığına da değinmiş, çaresizlik… Yirmili yaşların başında gençlik ateşimiz vardı, kanımız deli akıyordu. Ama insan çaresiz kaldığında da kanı delirebilir ve aynı gücü tekrar bulabilir sanırım.

Bloguma geceleri yazıyorum genelde. Haliyle günün koşturması ve Türkiye gündemini kendi içimde bir hayli soğutmuş oluyorum. Yazmak istediğim konular da çok spesifik, çocuğumla yaptıklarım ve annelik üzerine.

Bu sabah dellendim ve hazır içimdekiler soğumadan yazmak istedim. Göreceli de olsa (bugünler için konuşuyorum, hayat bu hiç belli olmaz) maddi anlamda, Türkiye genelinin şanslı azınlığından sayıyorum kendimi. Şikâyet edip, dertlenecek tasam elbette var. Ama beni sokaklarda protesto ettirecek kadar şiddetli bir kaygım yok. Belki Tekel İşçilerinden yola çıkarsak veya Tuzla Tersane İşçilerinden yaşadıklarını tam olarak anlamama olanak yok. Ancak bunları duydukça, gazeteleri okudukça benim de kanım deliriyor. Ne yapacağımı bilemiyorum.

Madem elim klavyeye uzandı, ben de gündeme getireyim istedim. Ben çocuğumun gelişimi için neler yapabilirim diye aranırken; eş zamanda, az ötede bu insanlar farklı öncelikteki kaygılarını düşünüyorlar, yiyecek ekmeğimiz var mı, hayatta nasıl kalabilirim? Şimdi ben bir anneyim, çocuğum çocuk, onların ki değil mi?

Ne kadar uzak olabiliriz ki birbirimize. Bu protestonun büyümesi, düzenli ve gayretli olarak devam etmesini, naçizane takdir ediyorum. Ben hiç protestoya katılmadım, slogan atmadım. Gerçekten bunu ilk defa yaparken düşünüyorum da insan bir irkilir. Ece Temelkuran’ın tarif ettiği gibi kendi sesine yabancılaşır, gırtlağı düğümlenir. Nasıl bir coşku ve adrenalin dolar ki insan…

Şu anda elimden ve aklımdan bu kadarı geliyor. Her anne gibi kaygılanıyorum, bu çocukları nasıl bir gelecek bekliyor? Annesi olarak ben sadece bir yere kadar, onu güvenli ortamlarda tutup, gelişimine katkı sağlayabilirim, hayata kendi açılacak.

Anladım ki benim kanım canım artık çocuğum onun için evet gene delirip, coşabilirim.

Tekel işçileri, ‘Karadeniz İsyancıları’ (Rize Hidrolik Santral Karşıtları), Hrant Dink in oğluna! …

Biz de, evden de olsa destekliyoruz, arkanızdayız!

Not: Şu yeni yapılan sitelerdeki yapay göletlere, şelalere, boğazlara, denizlere karşıyım. İstanbul’un su problemi çözüldü mü? yaz gelmeyecek mi? susuzluk olmayacak mı?

Oyun grupları

Henüz daha 4 aylıkken başladık oyun grubuna gitmeye. Aslında kendim için istedim başlamayı. Haftalık düzenli bir rutin oturtmak, sohbet edecek üç beş anne tanımak için… Programda anne bebek yogası da vardı.

Şimdi bakıyorum, çılgınlıkmış benimkisi, el kadar bir bebekmiş o dönemde… Ama o günlerde bana sorsanız koca adam olmuştu bile.

Hala devam ediyoruz. Geniş bir ailemiz ve etrafta çocuklu ahbap, akraba olmadığı için bana da, oğluma da sosyalleşme imkânı yaratıyor. Şimdi bizimkinin kankası, sınıftan bir arkadaşı, 3 ay araları var. İlk başlarda, o 3 ay çok büyük bir farktı, yürümeye başladıktan sonra o ara yavaş yavaş kapanmaya başladı. Birbirlerini görünce seviniyorlar, iki kafadar beraberken çığlık çığlığa kuduruyorlar. Uykuları varsa uykuları, aç olsalar da iştahları kaçıyor. Anneler olarak da iyi anlaşıyoruz, çocuk yetiştirme tarzlarımız da aşağı yukarı benziyor.

Ne de olsa çocuklar belli bir süre sonra anne, ebeveyn, yetişkin insan görmekten sıkılıyor, yaşıtlarla oynamak, etraflarında çocuk görmek istiyorlar. Mesela bizden 1 2 yaş büyük ağabeylere hayranız. Emeklerken, yürümelerine hayrandık, şimdi konuşmalarını pür dikkat, ağzımız açık izliyoruz. Yürümeye geçiş de bu gözlemlerin büyük faydasını gördüm, öğrenmeleri taklit etme üzerine kurulu olduğu için uygulamaya geçiş de hızlanıyor.

18inci ayıyla beraber ilişki kurma ve arkadaşlık etme namına büyük gelişim kaydetti. Eskiden sadece yan yana oynuyorlardı, şimdi ise oyuncak kavgası ediyorlar, birbirlerine bir şeyler alıp veriyorlar, biri diğerini taklit ediyor, kaçıp kovalamaca oynuyorlar…

Sanırım oyun grubuna katılıyor olmanın diğer bir kazanımı da, girdiği yabancı ortamlarda rahat davranabilmesi, yeni tanıştığı insanlara karşı çekingen olmaması. Bu ileride gerçekten bir kazamın mı olacak, İstanbul koşullarında bundan pek emin değilim açıkçası.

Bir diğer konu da, boya, hamur gibi etrafı kirletme olasılığı yüksek el işi becerilerini ev dışında geliştirme imkânı bulması. Gerçi el işinden şimdilik hiç haz etmedi, baskı için getirdikleri portakalı yedi, hamura dokunamadı bile içi bir fena oldu.

En azında ilgi alanı müzik konusunda açılımlarda bulunma fırsatı var. Değişik enstrümanlar, müzik türleri duyuyor, mikrofon nedir bir mevhum oluşuyor. Parti delisi oğlum, elinde marakaslar çılgınlar gibi dans ediyor.

Geçtiğimiz hafta yeni bir oyun merkezi daha denedim. Buranın farkı, saatlik giriş yapılabiliyor, gözetmen ablaların eşliğinde oyun oynuyorlar. Annelerin oyuna katılımları zorunlu değil, mekânın kafesinde kafa dinleyebiliyorlar. Şu dönemde, bakıcısı olmayan bir anne olarak bana velinimet gibi geldi. İki kere arkadaşlarımla gittim, sonunda bölünmeden iki çift laf edebildik. Muhteşem bir top havuzu var, çocuklarda anne lafı etmeden diledikleri gibi coştular. Uykularını teke düşürmüştü, iki seferdir eve dönerken pusette uyuyakaldı.

Son dönemlerde bu tip merkezlere gitmek konusunda tek çekincemiz hastalık kapmak oldu. Bir dönem farklı sebeplerden dolayı da olsa ara verdik. Ancak hayatımızdaki eksikliğini de hissettik. Sonuçta çocukların enerjilerini akıtmaları gerekiyor. Hava nasıl olursa olsun dışarı çıkmak, koşturmak çoluk çocuk görmek istiyorlar. Güzel İstanbul’um da ne yazık ki pek de çocuk dostu değil. Bir yuvaya, anaokuluna başlayana kadar, şehir sınırlarında kalmak zorunluysa bu tip gezilere vakit ve nakit ayırmaya devam edeceğim sanırım.

http://www.gymboreeturkey.com/
http://www.erenkoyplaybarn.com/
http://www.musictogetherist.com/
http://www.mygym.com.tr/

Organik üründen öte, bir hayat hikâyesi var

http://www.ipekhanim.com/ciftlige_giris.html

Bundan daha 1 sene evvel bir arkadaşım, oğlu yemek yemeye başladığı günden itibaren, organik ürünlerle beslemeye karar vermiş, beni de bulduğu bu oluşumdan haberdar etmişti.
Excel dosyasında, bir sütun doluşu sebze meyve isimleri gördüm. O dönemlerde ancak kendimize yetiyordum teşebbüs bile etmedim.

Blogu açtıktan sonra ise başka bir arkadaşım, tesadüf aynı yeri bulmuş ve beni de haberdar etti. Bu sefer denemeye vaktim ve mecalim vardı. Hatta geçtiğimiz hafta başka bir siteden organik ürün sipariş vermiş, bloguma da yazmıştım.

Bunun farkı, karşınıza, bir kurum veya sanal bir market değil, bir hayat hikayesi çıkıyor. Onun özeline girip, yaşadığı hayatı değişimi görebiliyorsunuz. Ben şahsen takdir ettim.

Dün akşamüstü koca bir karton geldi. Neler sipariş verdiğimi dahi unutmuştum. Hediye paketi gibi geldi. İçinden karışık ege otu çıktı, listede açıklama olarak yumurtaya konmak üzere kavurmalık olduğu yazılıydı. Tahmin ettiğimden daha çoktu. Bununla ne yaparım ben diye düşünürken, dedim mail atıp sorayım. Hemen cevap geldi. Börek yapabilir, yoğurtla karıştırıp meze gibi bile yiyebilirmişiz. Pişirirken kokusu beni biraz işkillendirdi. Ama o börek, denemeniz lazım. Benim oğlan, son zamanlarda yeşil sebzelere karşı bir protesto halinde, en sevdiği fasulyeyi bile yemez oldu. O bile böreği hapur hupur götürdü.

Sitesinde yemek tarifleri de var. Demek istediğim şu, bilmediğiniz bir bitki bile olsa, çözüm kendi içinde sunulmuş, sanal destek hattı var. Ne yemek yapsam derdi yok…

Gelen her şey taze ve hoş kokulu… Ispanak gibi otlar, yıka yıka bitmiyor, ama gerçekten toprak kokuyor. Mutfağımıza bilmedik lezzetler girdi. Maaile memnunuz.

Bu teşebbüsü ve destekleyici hizmet anlayışı için kendisini naçizane, tebrik ederim.

Not: Canım annem bana,‘Ahmet ve Elmas Maranki’nin, Şifalı Yemekler isimli kitabını hediye etmişti. Gelen doğal ürünleri pişirmek için danıştığım diğer bir kaynak bu kitap oldu. Damak tadım, değişik baharatları misafir etmeyi sever. Bebek mamalarından sonra baharata hasret kalmıştım. Artık benimki de istediği gibi yiyebildiği için, menümüz genişledi. Maranki’nin tariflerinden pek memnun kaldım.

Evimizde bir fare var

Kemirmek 

Bizim evde bir fare yaşıyor. Eline ne geçerse kemiriyor. Eli objeleri tutmaya başladığından beri, eline ne geçse ağzına sokuyor. Dişleri çıktığından bu yana da kemiriyor. Bu durum dışarı çıktığımızda ciddi bir sorun haline geliyor. Sürekli tepesinde elini attığı herhangi bir şeye karşı temkinli davranmak, kollamak zorunluluğu getiriyor.

Benimki 3 aylıkken, bir ay süreyle emzik kullandı. 4 üncü ayda diş çıkarmaya başladı ve emzik sevdası bitti. Uzun süre bundan kaynaklandığını düşündüm. Emme duygusunu tatmin edemediği için mi sürekli kemiriyordu? Gittiğimiz oyun grubunda ki danışmana sordum. Öğrenme süreçlerinden biri de ağza sokup tanımaymış: Oral dönem. Bu dönem çocuktan çocuğa süre ve şiddet anlamında farklılık gösterirmiş. Özellikle engellemeyin, ileride bağımlılık problemlerine kadar gidebilecek sorunlara yol açabilir dedi.

Geçenlerde anne bir arkadaşımla konuşuyoruz. O da elimin altında ekmek, krikkrak gibi atıştırmalıklar bulundurmamı ve onları vermemi önerdi. Denedim, rezilliğin alası oldu. Çocuk açmış meğersem, verdikçe yedi. Ondan arabasını yemeğe çalışıyormuş.

Sonrasında, ne zamanlar kemiriyor onu takip etmeye çalıştım. Evet, açken birinci durum, ara öğünleri sıklaştırdım. İkincisi uykusu geldiğinde veya yorulduğunda; yatmadan önce kitap okuyoruz (karıştırıyoruz, yorumluyoruz). Eğer çok uykusu varsa okumayı bırakıp, kemirmeye başlıyor. Kalabalık, ev ortamlarında veya arkadaşlarıyla uzun süre oyun oynamışsa bir oyuncak kurban gidiyor. O zamanda, ya o ortamdan ayrılıyoruz, ya da sessiz bir köşeye çekilip istirahat ediyoruz.

Diş çıkartmanın da konuyla alakası vardır eminim. Ancak onu pek kestiremiyorum. Uzun bir süreç olduğu için, hangi aralar dişi kaşımaya çalışıyor, onu anlayamadım.

Yani objeleri tanıma bahane, bir yandan da bir şeyleri ifade etmenin yolunu bulmuş aslında. Demek ki, o ağzına bir şeyler attıkça, hayır demesem de bir tepkim olmuş. Bunu bildiği ve ‘yoruldum, acıktım’ diyemediği için bu tip çözüm geliştirmiş. Tabii ki bu benim yorumum, ne zaman böyle dâhiyane bir tespit yapıp doktoruma anlatsam, yüzüme aaa bu yanlış demese de, güzelce asıl sebeplerini anlatıyor. Her zaman doktorunuza danışmayı ihmal etmeyin!