Uydurdum lezzetli oldu

Evde düzenli yemek olması için uğraşıyorum. Arada aksadığı da oluyor. O zaman doğaçlama evde ne varsa bir şeyler pişiriyorum. Uydurmasyon yaptıklarım genel de daha lezzetli oluyor.

Buzluk stokları benim için cankurtaran. Ne zaman bir şeyler pişse hemen stokları da destekliyorum.
Dolma içi, börek, kavrulmuş sebze…

1)İglo Mezgit, balık olarak stokladıklarımdan. Zor zamanımda yardıma koşuyor, çabuk pişiyor ve zahmetsiz. Tavada cız bız yanına makarna bitti… Bugün ise farklı bir yorum getirdim, aslında sıradan bir usul…

Yarım ince doğranmış soğan, 4 diş sarımsak, 2 rendelenmiş havuç zeytin yağda kavurdum
Tuz, karabiber, az şeker, maydanoz
Üstüne, yıkanmış az pirinç ve doğranmış domates koydum. Pirincin pişmesini bekledikten sonra iglo mezgit küp küp doğrayıp karıştırdım. 10 dakika da kısık ateşte beraber demlendiler. Enfes oldu, üzerimize dökmeden yedik.

2) Bildiğiniz kıymalı, pirinçli dolma içi vardır ya, bir seferinde artmıştı 1 biberi dolduracak kadar az, onu da buzluğa atmıştım.
Aynen buzluktan tavaya zeytinyağı ve rendelenmiş 2 havuçla şöyle bir pişirdim. Hızlı ve lezzetli oldu.

3) Bir de ceviz yedirmeye takmıştım. Kek, kurabiye sevmiyoruz… Ceviz içlerini blenderden geçirip kavanoza koydum. Elma, muz, armut, neyse günlük meyvemiz onu rendeleyip, sütaş baby mix yoğurt ekliyorum ve içine hazırladığım cevizden bir iki kaşık koyuyorum.

Reklamlar

Çocuğumun hasta olduğuna değil huyunun değiştiğine yanarım

Çok sancılı bir ishal atlattık. İlk gün ateşi çıktı, sancıdan kıvrandı, sürekli ağladı. Kucaktan da inmedi. Tabii ilk olduğu için ben de bir şey anlamadım, onunla beraber ağladım. Koşarak doktora gittik, dışarı çıkınca keyfi az da olsa yerine geldi. Gatayı (kakasını) analize gönderdik, neyse temiz çıktı.

İştahı kesildi, ilk iki gün ağzına bir lokma yemek koymadı nerdeyse. Gece sancıdan uyuyamadı ama halsizlikten ayaklanamadı da. Yatakta göbeğimin üstüne yattı. Vücut teması iyi geldi, kocaman bir sıcak su torbası görevi gördüm. En romantik akşamımız oldu, bütün gece burun buruna konuştuk, beraber uyuduk, azıcık da hoşuma gitti bu durum.

Sonrasında günden güne iyileşti, ama 8 gün sürdü. Bu zaman zarfında ben de bir telaş önüme gelene sordum normal mi diye, doktora, eczacıya, başka annelere…

Geçmesi için 10 gün beklenmesi normalmiş, elbette ilaç aldık. Bir yandan da Milupa’nın ishalli çocuklar için formül süttü varmış, ondan verdim. Süt olarak içmedi, ben de muzu ezip içine koydum, puding gibi oldu. Mühim olan sürekli sıvı içmesini sağlamakmış. Yemek için ısrar etme, bol seçenek sun ama sıvı alması için ısrarcı olabilirsin dedi doktorum. İshal sırasında çiş yapıyor mu onu takip etmek gerekirmiş, yapıyor olması sanırım yeterince sıvı aldığını gösteriyor.

Yemek konusunda da ilk günler lapa, makarna, muz gibi tutacağı söylenen gıdalar verdim ama sıkıldı. Ne zamanki sebzeli köfte geldi önüne iştahı da geri geldi. Ben de ısrar etmedim, aynen normal menümüze geri döndük.

Badireyi atlattık, içim rahatladı. Bu arada huyu değişmiş. Hastalık esnasında hiçbir hareketini huysuzluk olarak algılamadım, gölünü hoş tutmaya çalıştım. Her ağladığında yanındaydım, hiç yalnız bırakmadım, kucak istedi kucakladım filan. Bezde normal kakasını gördükten sonra baktım mızmızlık devam ediyor.

Annem söylerdi, çocuğumun hasta olduğuna değil huyunun değiştiğine yanarım diye. Ben ise, iyi olsun da nasıl olursa olsun diye düşünüyordum.

Durum şu ki, kendi gücünü keşfetmeye başladı, belki daha önceden de biliyordu ama artık bilinçli olarak kullanmaya başladı. Yapmacık gülümsemeler, beni kandırmaya çalışmalar, saklanıp korkutmalar…

Bu hafta itibarıyla da ağlarsam gelir, yapar, verir… Ağlamanın, mızmızlanmanın gücünü keşfetti ve kullandı. Hiçbir oyuna konsantre olamıyor, elindeki oyuncaktan saniyesinde sıkılıp atıyor, anneden ayrılamıyor… Mütemadiyen bir mutsuzluk durumu vardı.

Bir şeyleri yanlış yaptığıma kanaat getirmeye başlamıştım. Gittiğimiz oyun grubunun danışmanına sordum. Hastalık stresiymiş. Anne de telaşlanırsa, çocukta ki stres artarmış dedi. Ne telaşı? Ben onunla ağladım, hiç soğukkanlı değildim.

Kimi çocuğun uykusu, yeme düzeni, kiminin de huyu değişirmiş. Sabırlı olmamı ve normal davranmamı önerdi. Mızmızlandığında, derdi ne ise dile getirin dedi. İlgimi mi çekmeye çalışıyorsun, yoruldun mu, sıkıldın mı, acıktın mı diye…

Eğer bir anormallik var diye düşünür, sinirlenir, görmezden gelir veya telaşa kapılırsanız, bu huyunu kanıksamaya kalkabilir dedi.

Evet, kilit kelime burada sabır… Hastalığı da, stresini de atlattık sonunda.

Not: İshal için önce doktorunuza danışınmayı ihmal etmeyin…

Dijital yamyamlar geliyor

Baba çocuk ilişkisine artık karışmamaya karar verdim. Annenin fazla müdahalesi babada özgüven kaybına yol açar, klasik bir söylemdir gazetelerde bile yazar ya, okumuşluğum var ama yapamadığımı daha yeni fark ettim.

Şöyle ki, sabah benimki babasıyla muhabbete veya güreşmeye bizim yatağa gelir. Babası da eline cep telefonunu verip kendisi uyumaya devam eder. (telefonun güvenli uçak modu var, bu kadarına karışıyorum).
Veya baba oğul başbaşa vakit geçirsinler diye bırakırım, internette bebek oyunları açılmış beraber takılıyorlar.

İlk zamanlarda beraber vakit geçirsinler diye baskı yapar, oyun seçeneklerini sıralar, yapılmaması gerekenleri tembihlerdim. Bir süre sonra artık baş başa vakit geçirmez oldular, artık ne yaptıklarına karışmamaya karar verdim. İlişkileri teknoloji üzerinden yürüyorsa onların keyfi diyorum.

Newsweek de bir makale vardı. Hayatlarında cep telefonsuz, internetsiz bir dönem bilmeyen kuşağa Dijital Yerliler, benim gibi siyah beyaz televizyon bile görmüşlere ise Dijital Göçmenler demiş. (Anlatacağız da inanmayacaklar, gece televizyonlar İstiklal Marşıyla kapanırdı, hey gidi hey)

İnsanoğlunun alet icadından bu yana beyinin evrimleşmesinin en hızlı yaşandığı dönem olarak nitelemiş. Dijital yerlilerin beyni eş zamanlı birden fazla işe konsantre olabiliyor, hatta yaptığı işlemler esnasında biz göçmenler kadar enerji sarf etmesine gerek kalmıyormuş. Haliyle kuşak çatışması bizim dönemimiz için epey ağır geçeceğe benzer.

Beyinlerin farklı işlemesini bırak, ilişki kurma yöntemlerinden konsantrasyon sürelerine kadar değişiklik gösterecek artık. Ben ve gerisi nesil bir işi tam yapmak için uğraşırken ve iş esnasında bölünmelere sinirlenirken, dijital yamyamlar için bölünmeden iş yapmak sıkıcı olacak. Çabuk sıkılacaklar ve sabırsız olacaklar…

Sosyal ilişkiler dışında okul sürecini de çok etkileyecek, bir sonraki makale ise ‘bugünkü çocuklara yarının eğitimi lazım’. Sonuna kadar haklılar. İstanbul Üniversitesi Enformatik bölümü Yrd. Doç. Öğrencileriyle matematik dersini internet üzerinden yapmayı denemiş, başarı oranı artmış. Olanak olmasına rağmen kimi öğretim görevlileri, öğrencileri üzerinde kontrolleri azalır ve otoriteleri sarsılır diye teknolojinin nimetlerinden özellikle faydalanmak istemiyorlarmış.

Onlar da haklı herkes kendi çöplüğünde ötmek ister, ne diye fırlamaların daha güçlü olduğu bir meydanda çıksın ki karşılarına. Çıkacak bizim hocalar kara tahtanın önüne ezber yaptırıp, tek ayaküstünde ceza verecekler eski usul. Çocuklarda tebeşir tozu yutup ateşim çıktı diye revire gidecekler herhalde.

Direnmeye çalışmak nafile sanırım, ok yaydan çıkmış bir kere. En iyisi teknolojiyi yakalamaya çalışmak lazım. Benim oğlana günlük tutuyorum, eski moda defter kalem ile acaba onu da scan ettirip de mi vermem gerekecek.

Önce sağlık

İshal de başa çıkılması zor hastalıklardanmış. İshal olmasa yememesini, yese ishal olmasını dert etmeyeceğim. Yemediği için güçsüz düştü. Fikir olarak kudurmaya meğilli, yapmak istediği çok şey var ama takaati yok.

Evde oturmaktan da sıkıldı, sokak kapısına gelip bay bay dedi. Hemen toparlanıp kendimiz sokağa attık. Evdeki o mızmız halinden eser kalmadı, hasta çocuğu evde bırakmış gibiydik. Dönüşte ise, eve girmemek için ilk defa yaygarayı bastı, sanki ev bizi hasta ediyor gibi.

Yan apartmanın bahçesinde komşu arkadaşımızla buluştuk. İki kafadar top oynadılar. Aslında hali mecali yoktu koşturmaya, ara ara bir kenara oturup dinlendi. Gene de yüzü gülüyordu ve gayet memnundu durumundan. Komşu anneyle onu konuştuk, iki çocuk, bir top ve arabasız temiz bir alan aslında yetiyor eğlenmelerine…

Benimki pek hareketli bir tip, hep özenirdim oturan bebeklere. Kafelerde görürüm, anneleriyle uslu uslu otururları… Ama bu halsiz, mecalsiz hallerini görünce aman dedim kuduruk olsun, koşturalım dolaşalım bayılana kadar. Söz veriyorum, dur durak demeyeceğiz.

Biri 6, diğer 15 aylıkken iki ameliyat geçirdi, gözlerinden… Ben onu iki kere daha doğurdum sanki. Ameliyathaneye veriş ve gene o üşümüş, havlu içinde aldığım uykulu melek. Yazarken bile gene gözlerim doluyor. Ateşin, ishalin, nezlenin, ameliyatların benim için sanırım bir farkı yok, hepsi içimde aynı ukte mi denir, düğümü bırakıyor. Belki dozu biraz farklı olabilir. Sağlıklı, iyi, mutlu olsun da takışalım tercih ederim.

Bana kafa tutacağı günleri sabırsızlıkla bekliyorum. Benden daha akıllı ve ayakları yere basar olacağından eminim. Bana desin ‘ya anne sen de bir şey bilmiyorsun, bak ben hallediyorum ne karışıyorsun.’

Her seferinde biraz daha büyüsün içim daha rahat edecek diyorum. Gerçi rahat da ediyorum, emeklemesi, yürümeye başlaması, kendi başına, diğer çocuklarla oyun oynamaya başlaması… O büyüdükçe günlük hayatımızda değişiyor. Onun dünyası genişledikçe aslında tehlikelerde büyüyor. Belki de hiç bitmeyecek bu endişe, vicdan sızısı, ukte, düğüm adı herneyse…

Alışveriş merkezleri konusunda yanılmamışım

Alışveriş merkezlerine, çocukla gitmek konusunda her zaman tereddütlü ve çekimser davranmışımdır. Mümkünse zorunlu kalınmazsa gitmemeyi tercih ederim.

Geçen gün işimiz düştü ve zorunluluktan gittik. Merkezi bir yerde olduğu için eş dostta da haber verdim, acil bebek bakım desteği geldi. Ben de yan gelip oturdum, uzaktan direktifler verdim. Pek eğlenceliydi.

Gittiğimiz alışveriş merkezinin en alt katını çocuk ürünlerine ayırmışlar, ortada bir restaurant var. Oturduk bir masaya, bizimki ilk teyzesini taktı koluna beraber jetonla çalışan oyuncakların orda oynadılar. Teyzeyi bıraktı masaya, Orçun Amcasını taktı koluna, yandaki oyuncakçıya girdiler, arada güreştiklerini ve kovalamaca oynadıklarını gördüm emin değilim. Masaya bir döndüler, elinde 4 minik araba. Devir teslimi Hulusi Amcası aldı, bir sonraki oyuncakçıya gidildi, orda bir kargaşa oldu sanırım neyse bir sürü oyuncak denemişler, bu sefer elinde minik bir tır ile döndü.

Ben de son zamanlarda ne oyuncak alsam diye aranıyordum. En son 1 yaşına bastığında almıştım. Oyuncakların yaş sınırları 12, 18, 24 ay ve 3 yaş diye gidiyor. Evdeki oyuncakların keşfedilecek bir yanı kalmadı. Ama karar da verememiştim. İyi oldu oyuncak alternatiflerini denemiş de olduk. Bizimki de araç koleksiyonunu genişletti, onun için epey karlıydı.

Oyuncakçı gezilerimizden çıkarımım şudur; en iyi oyuncak gene toplar, arabalar ve ev araç gereçleri. Albenisi olan, renkli ve müzikli bir sürü oyuncak var, ben bile kendimi kaybediyorum ama almanın sonu yok. Bu tip, çocuğun edilgen olduğu oyuncakların ömrü en fazla bir hafta. Evin oyuncak çöplüğüne dönmesini de istemiyorum.

Bu oyuncakçı ziyaretleri arasında anne olarak, yemek yedirme görevimi pek başarıyla yerine getiremedim. Çocuk menüsünden köfte pilav istemiştim, iki üç kaşık anca yedi, heyecandan veya beğenmediği için devamını getirmedi.

İyi ki de yiyememiş, sabahına feci bir sancı, 2 gün yatak döşek bitkin bir halde kıvrandı durdu. Doktora gittik şu aralar bağırsak enfeksiyonları çok yaygınmış. Bizimki ise zehirlenmiş veya üşütmüş.

Yani pek keyifli alışveriş merkezi maceramız koca bir hüsranla sona erdi. Özellikle düzgün biryer olsun diye oraya gitmiştik halbuki. Akşam üstü üşütmesin sokaklarda sefil olmayalım, doğru düzgün birşeyler yiyebileceğimiz bir yer olsun diye gittik. Ama nafile. Sonuç şu, en alasından bile olsa alışveriş merkezleri bize yaramıyor.

Çocukla Araba Yolculuğu

Hafta sonu, çok da uzak değil, Bursa’ya kadar gittik. Gene de bizim için uzun bir yolculuktu, günlük hayatımızda arabayla çok fazla işimiz olmuyor.

Gidişimizi gündüz uykusu saatlerine denk getirdik. Erken bir öğlen yemeğiyle karnını doyurmuş, uyuyabilecek kadar yorulmuştu.

Yanımıza gene de, doğranmış elma, kuru dut, dil peyniri, çok tahıllı minik kesilmiş ekmeklerden aldım. Tek başına yiyebileceği büyüklükte ve yumuşaklıkta gıdalar. Oyalanması için de kitap ve araba aldım.

Hemen uyudu zaten, feribota kadar uyanmadı, ama az uyumuş oldu. Afyonu geç patladığı için uyanır uyanmaz dert olmuyor ama 10 15 dakika sonra kıpırdamak açılmak ihtiyacı oluyor. Feribotun üst katına çıktık biz de, denizi seyrettik martılar filan derken zaten gene arabaya bindik.

Bir süre kendini oyaladı, sonrasında atıştırmalıklar güzel sus payı oldu. Yolun sonlarına doğru artık daraldı, uykusunu da tam alamamıştı, epey huysuzlandı.

Araba koltuğundan kalkmak istese de yoldayken, istisnai bir ağlama krizi olmazsa kaldırmıyoruz. Bir seferinde trafikte dayanamadı, ben de aldım koltuktan, hiç tavsiye etmem. Çünkü sonrasında tutmak mümkün olmadı, araba koltuğunda oturmuyorsa hiç oturmayacak demektir. Arabanın içinde de hareket etmek epey zorlayıcı. Durma imkanı varsa, mola verecek yer bulana kadar sıkılsa da kaldırmamak daha iyi.

Zaten araba koltuğu Haziran 2010 da Türkiye’de de zorunlu oluyormuş.
‘Avrupa Birliği yasalarına uyum çerçevesinde, bizde de 1 Haziran’dan itibaren Yeni Trafik Yönetmeliği geçerli olacak.
Emniyet kemeri bulundurulması zorunlu olan araçlarda, 1.35 metreden kısa ve 36 kilogramın altındaki çocuklar için de, ağırlıklarına uygun oto güvenlik koltukları kullanılması zorunlu hale gelecek.’

Arabada çocukla seyahat bolca mola gerektireceği için haliyle daha uzun sürüyor. Hele bizimki gibi çok terleten bir araba koltuğunuz varsa zaten kabus. Römer izofix li olduğu için aldık, pek sağlammış, ödüller almış ama içinde oturacak yavrucağı bir düşünen de olmamış. Nasıl bir terletmek, kış günü bile havlu kaplamasını çıkarmadım.

Neyse çok kızgınım şu Römer cilere dayanamadım araya onu da sıkıştırdım.

Uyku saatleri denk getirince daha bir rahat geçiyor diyordum. Ama ona da inanmayın hiç belli olmuyor. Mesela dönüşte, öğleden sonra yola çıktık, öğlen uykusunu uyumuştu, ama belirtmem lazım gün içinde epey koşturmuştu. Yolda gayet güzel etrafı seyretti. Kamyonları, arabaları saydık, ne de olsa yolda gelen geçen bol oluyor… Yolun sonlarına doğru tam İstanbul trafiğine girmişken de uyudu. Pek de isabet oldu. Kestirmek zor yani, kimi zaman her şeyi planlasan da huysuzluğu tutar, gazı olur araba koltuğunda oturmak istemez, plansız olur uyur…

Şehirler arası yolculuk gene iyi mola verme imkanı var, en beteri İstanbul’un trafiği…

Gripken çocuk bakmak zormuş – Bendeniz Kötü Polis

Şifayı kaptım, kafam kazan gibi, burnum tıkalı. Sesim bir garip çıkıyor. Yorgunum ve eklemlerim kırılıyor.

Akmadığı için burnumun tıkalı olduğunu ancak sabah fark edebildim. Benimki uyandı, yatağından alırken, altını bir kokladım özel bir vukuat var mı diye. Koku alamadım ama elime bir ağırlık geldi, doldurmuş altını. En azından temizlerken bayılmadım.

Oynamak istediğinde mecalim olmadığı için kalkamadım. Vardiyalı olarak babası ve anneannesi yardıma koştu. Gayet mutlu oyunlar oynadılar, resim çizdiler.

Anne olarak zaruri ihtiyaçlarda görev başı yaptım. Bir de hayır diyen kişi oldum.

Haliyle bugünün en kötü kişisi bendim. Hasta olduğum için dışarı da çıkamadık. Akşam herkes gittikten sonra televizyon faslımız vardı. Zamanı dolunca kapatmak üzere gene ben iş başındaydım. Bu sefer televizyonu kapadım diye yaygarayı bastı, bana kızdı. Baba diye ağladı. Babam olsaydı açardı dercesine.

Amanın iyi polis, kötü polis rolleri oturmaya başladı. Çok fena, kötü polis benim ve hayal kırıklıkları yaratan kızılacak kişi… Kızgınlığı kısa sürse bile o ifade beni bitirdi. Artık geri dönüşü olmayan bu role de alışmam gerekecek. Ben de ağlamak istiyorum ühhhüüüü…

Evde kuralları koymak ve bunlara uymak gerekiyor, yoksa çocuğunda kafası karışıyor ve huysuzluklar başlıyor. Bizimki, yapılmaması istenilen bir şey var ise, ilk ‘hayır’ını aldıktan sonra, onu defalarca tekrar edip gerçekten hayır mı diye kontrol eder. İstikrarlı olarak hayır denildi ise, bir daha tenezzül etmez. Ama ola ki, biri ona o şeyi yapma fırsatı tanısın, e bir kere yaptık neden şimdi hayır diye kızmaya başlar.

Hayır diyen biri var, dolayısıyla evin de diktatörü benim. Gerçi evde uyulamayacak kadar sıkı bir rejim yok.
Gündüz televizyon seyredilmez. Akşam da en fazla yarım saat sonunda kapanır.
Oturarak yemek yenir. Atıştırmalıklar hariç. Diş kaşımak için havuç, kuru meyve gibi.
Çocuğa yalanla telkin yapılmaz. Sıcak veya acı olmayan bir şeye, sıcak elini sürme, acı ağzına sokma gibi. Dener ve öyle olmadığını farkederse, sonraki uyarılar doğru olsa da, inanmayıp deneyebilir. Ben de yanlarındaysam söyleneni onaylayamam, sonra bana da inanmaz.
Bazı dolap ve raf üstleri ellenmez. Buzdolabı uzun süre açık tutulmaz.
Yatma vaktinde yatağa gidilir.
Gibi gayet sıradan uyulamayacak şeyler değil yani. Arada ben de kuralları gevşetmek istiyorum ama sonrasında daha büyük zorluklar çıkacağı için sadık kalmaya çalışıyorum.

Kötü polisliğin tek iyi yanı, yalnız başımızayken gayet uyumlu olmamız. Uyumlu bir günün keyfine de diyecek olmaz. Etrafta kural gevşeticiler olduğunda ise kötü polis olarak bana tavır koyuyor, bir de etrafında koşturmak zorunda kalıyorum. Anneliğin cilveli tarafları başladı, kuralları uygula ama gönlünü de hoş tut, göster bakalım maharetlerini dedirten cinsten.

Çözmeye çalıştıklarım, kafa yorduklarım

1)Kitap yırtmak.

Her ne kadar kitapları çok seviyor ve epey vakit geçiriyor olsa da onları yırtmak ve kemirmek gibi bir adet edindi. Buna müdahalemin ne yönde olması gerektiğini tam olarak kestiremiyorum.

Yalnız başına vakit geçirebiliyor olması istediğim bir davranış biçimi. Odasına gidip kitaplarıyla keyifli zaman geçiriyor. Kemirmemesi için sürekli başında mı olmam lazım? Olmazsa illaki kaçırıyorum.

Yırtık kitapları saklamak mı, ortadan kaldırmak mı daha doğru? Yırtık kitaplarda sevdiği parçalar olmayınca üzülüyor, ben de yırtıldıkları için olmadıklarını anlatıyorum ama bu bir dahaki sefere olmamasını sağlamıyor. Ama buna can mı dayanır, ha bire yeni kitap almak da masraflı bir durum. Bir de alışkanlığı olan kitapları aradığında bulması onu iyi hissettirir diye düşünüyorum. Ayrıca yırtsam da yenileri gelir fikrine kapılmasını da istemem.

Şu hareketli kitapların hastası, ama belli bir süre, yaklaşık 2 gün idare ediyor. Sonra keşif amaçlı yırtıp nasıl işlediğine bakıyor, ama kitap okunamaz hale geliyor. Onu engellemek, merak duygusunu engeller mi? Artık o tip kitaplar almıyorum zaten.

2) Gece uykusunda ağlayarak uyanmak, sonrasında tekrar uykuya geçmek de zorlanmak.

Bu durum yaklaşık 1 ayın hikayesi. Artık ikimizde yorulmaya başladık. Öğlen uykularını teke düşürdüğünden beri gece ağlayarak uyanıyor. Sonra oturarak ağlamaya devam ediyor. Acıktığı için veya dişten, rüyalardan mı bilemiyorum. Sakinleşene kadar da uykusu iyice açılıyor, oyun moduna geçiyor. Yatağında kendini yarım saat oyalıyor ama sıkılınca narayı basıyor. Gecenin 2 sinden 4 kadar ayakta kalınca da öğlen uykuları uzamaya başladı. İşler sarpa sardı. Süt meselesi de tam rayına oturmuşken, uyku karmaşası yüzünden 500 cc sınırını tutturamaz olduk.

3) Biberonda vazgeçmek

31 Ocak 2010 Newsweek dergisinde bir haber vardı. Sert plastik tüm ürünlerde Bisfenol diye bir toksin kimyasal varmış ve bu madde özellikle yağ ile çözülüyormuş. Ne tesadüftür ki sıvı yağlar da plastik şişe de satılır mesela. Biberon, suluk, çatal, kaşık, diş kaşıyıcısı gibi bebek ürünlerinde de bulunuyormuş haliyle. Kanada da plastik biberon satışları durdurulmuş.

Yatmadan önce süt içtiği için, bizde biberon uykuya giriş rutin objelerimizen. Uyku problemi olmasa bile, henüz hala gece yarısı uyku arasında bir süt talebi oluyor. Biberonu kendi kullandığı için ve bundan evvel 3 tane cam biberon patlattığımız üzere tekrar cesaret edemiyorum. Ama sanırım gene bir denememiz gerekiyor. Artık suyu mümkün olan her yerde, puset ve araba koltuğu hariç, bardakla vermeye başladım. Alışık olmadığı için tıkanıyor. Ama sabır gösterirsek kısa zamanda alışacak gibi. Mümkün olduğunca biberonu hayatımızdan çıkarmaya gayret edeceğim. Ama saçma bir durum var, zaten içtiği Aptamil Junior süt sert plastik şişelerde satılıyor.

Bu konularla ilgili bir gelişme kaydedince gene yazacağım.

Sanatsal faaliyetlere giriş

İlk defa yazın, babamı proje eskizi çizerken gördü. Kalem kâğıda sürülünce iz bırakıyor. Bununla şekiller yapılabiliyor…

Evde sakinlemek için arada beraber resim yapar olduk. Aslında ben yapıyordum o da hayretlerle izliyordu. Boyama defteri doldukça, kitap gibi açıp kendi kendine anlatmaya – okumaya başladı.

Resim yapmak istediğinde dolabı işaret edip, bidi bidi kalemlerini istiyor, ama resimleri bana yaptırıyordu. Kendisi sadece hızlı tek bir çizgi çizip bırakıyordu. Belli bir süre sonra bu durumu bir bilene danışayım istedim.

Meğersem küçük yaştaki çocukların yanında güzel veya belirgin resim yapılmazmış. Kendisi onlar gibi yapamadığı için hayal kırıklığı yaşar, beceremediğini düşündüğü için de başkalarına yaptırıp izlemeyi tercih edermiş.

Ben de böyle bir hataya düşmüşüm. Artık sadece karalama yapıyorum veya onun çizgilerini taklit ediyorum.

Halası 1 yaş doğum gününde onun boyutlarına uygun bir masa ve sandalye hediye etmişti. Artık o salonun ortasında daima açık duruyor. Defterleri ve kalemleri da ulaşabileceği yerde…

Kendini yavaş yavaş kaptırmaya başladı.

Devam ettiğimiz oyun grubunun sanat atölyeleri de varmış. Onlara katılalım istedim, deneme dersine girdik. Hiç alakadar olmadı, özellikle hamurdan içi gıcıklandı.

Eğitmen, evde bir süre deneme yapmamızı önerdi. ELC (Early Learning Center) diye bir oyuncak markası var, Mother Care de satılıyor. Oradan 18 ay ve sonrası için yeme ihtimaline karşı gıda boyasıyla renklendirilmiş zararsız hamurlardan aldık.

Yaklaşık 2 hafta sonunda ellemeye başladı. Aynı şekilde hamurla oynarken de basit toplar, kutuların kapaklarındaki baskıları yapıyoruz. Bu sefer resimden dersimi aldım, kendimi kaptırmadım. Uslu uslu oynadım. Oyun grubunda ilk olarak hamuru minik minik parçalattırıyorlar. Sonra o minik parçalardan birini alıp, diğerlerinin üzerine bastırıp yapıştırıyor ve sonunda elinde kocaman bir hamur parçası oluyor.

Ebeveyn eğitim kitaplarından birinde de yazıyordu, zaman zaman sakarı ve beceriksizi oynamak çocuğun kendini daha iyi hissetmesini sağlarmış. Sakarlık konusunda üstüme yok zaten, ama alakasız yerde becerilerimi göstereceğim tuttu, onu yapmak da yanlışmış. Yavaş yavaş öğreniyorum işte.

Sanatsal aktivitelerimiz ev içinde geçirdiğimiz zamanın kalitesini arttırdı, sakinlemek için güzel bir alternatif oldu.

Çocukların ilişkilerine anneleri ne kadar müdahale etmeli?

Annelik sürekli değişimi ve değişikliklere adaptasyonu gerektiriyor. Daimi gelişimin takipçisi olup, duruma ayak uydurmak ve kendini yenilemek… Elindekileri değerlendirmek için hayal gücünü zorlamak, devamlı tetikte olmak…

18 inci ayla beraber çocuklar beraber oynamaya, oyuncak alışverişine, birbirlerini taklit etmeye başladılar.

İlk kural olarak, çocuklar her ne yaparlarsa yapsınlar gözetim altında tutulmalı ve kendilerine veya birbirlerine zarar verebilecekleri noktada müdahale edilmeli. Bu benim önceliğim tabii. Peki, bu sınırlar dışında anneler, (ben) ilişkilerde ne kadar müdahaleci olmalı? Farklı bir anlayışı benimseyen bir anneyle karşılaştığımda ben de taktik değiştirmeli miyim karar veremedim.

Oyun grubunda mesela, yapılacak aktivite bir eğitmen tarafından veriliyor. Anneler çocuklarıyla beraber hareket ediyor ve en önemlisi etrafta ilgilerini dağıtacak başka oyuncak veya malzeme bırakılmıyor. Gayet kontrollü bir ortam, yaklaşım farklılıklarının pek bir önemi olmuyor. Geriye sadece çocuğu oyuna dahil etmek adına direktif vermek veya sıradaysa beklemesi için telkinde bulunmak kalıyor. Bu koşullarda bile annelerin sesleri kimi zaman hipodromda bir at yarışı uğultusuna dönüşebiliyor. Hadi gel, çık, tırman, aferin yapabilirsin…

Parklarda ise olay biraz daha farklı, tanımadığın insanlarla beraber oluyorsun, haliyle bir mesafe olduğu için genelde bir sorun yaşanmıyor. Çocuklar kaynaşsınlar diye zorlanmıyor. Çocuğun dikkatini dağıtmak ve uzaklaşmak için bolca olanak da var.

Ama iş oyuncağa gelince, diyelim biri arabasıyla veya topuyla oynuyor, başka bir çocuk da gelip onu almak istiyor. Bu durumlarda anneler veya bakıcılar devreye giriyor.

İyi niyetli ve ilişki kurmaya açık tipler olduğu gibi, içe kapalı ve oldukça mesafeli hatta hırslı tipler de var. Annelerin kendi aralarında kısa bir konuşmayla durumu nasıl yönlendirmek istediklerini belirlemeleri çok mümkünken, kimi yerde karşısındaki çocuğa müdahale edip olayı yönlendirmeye çalışanlar da olabiliyor. Benim çocuğuma yapması gerekeni söyleme cüretine nerden kapılıyorsa…

Çocuklar yaşıt diye tanışıp görüştüğüm annelerle ise, konuşup nasıl davranalım karar veriyoruz. Kimisi çocukları mümkün olduğunca yönlendirmeyi ve birbirlerinden uzak tutmayı tercih ediyor. Ona göre paslaşıyoruz, sen müdahale et, çok sokulmasınlar kazaya mahal vermeyelim veya dur bakalım ne yapacaklar gibi.

Bizimkinin kankasıyla mesela, oyuncak krizleri sık yaşanıyor. Annesiyle birbirlerine zarar vermedikleri sürece müdahale etmeme kararı aldık. Kendi aralarında halletsinler istiyoruz.

Başlarda hadi arabanı ona ver beraber oynayın telkinin de bulunuyorduk. Artık yapmıyoruz. Zaten buluşmanın ilk 45 dakikası harika geçiyor. Birbirlerini gördüklerine çok seviniyorlar, çığlıklar koşuşturmaca ama ondan sonra, özellikle evdeysek, hır gür başlıyor. Onların da bir limiti var, arada molaya ihtiyaçları oluyor. Geçen buluşmamızda hır gür başlayınca hemen televizyonu açıp, ellerine atıştırmalıklar verdik, sus pus oldular. Biraz sakinledikten sonra gene iyi idare ettiler.

Bebekken bakım mesaisi daha uzundu, uzmanlık gerektiren daha az konu vardı. Alt değiştirme, yedirme derken sıra sosyal ilişkileri düzenlemeye de geldi.

Ama dikkatinizi çekerim gene eksilen bir ödev yok, görevlerin üzerine yenileri ekleniyor. Nasılsa alt değiştirmek konusunda yeterince pratik kazandın, şimdi onu yatar pozisyonda tutmayı da becerebil bakalım… Artık oturabiliyor, yürüyor ve hatta koşuyor şimdi onu durdurmayı başar bakalım. Artık objeleri elinde tutabiliyor, oynayabiliyor, şimdi de onu arkadaşının elinden kurtarmayı becer bakalım…

Becerikli annelere sevgilerimle…