Babycenter tavsiyesine uydum mahallede turladık

Babycenter.com a üye olunca haftalık mail geliyor. Bu sefer aktivite önerisi olarak, mahallenizde çocuğunuzun keyfi doğrultusunda turlayın, bakın ne kadar ufak detaylara takılıyor göreceksiniz demiş.

Hafta sonları, özellikle hava güzelken parklar çok dolu oluyor. Bu yüzden park sefamızı sabahtan yaptık. Öğlen uyku ve yemek faslından sonra apartmanın bahçesine indik. Malumunuz toprakla uğraşmak gibi yeni bir hobimiz var.

Gelen geçenle sohbet derken, elimizde tırmık, kürek falan kendimizi sokakta bulduk. Ben de maili hatırlayıp onun direktiflerine bıraktım kendimi.

Girmediğimiz bir ganyan bayii kaldı. Kuaför, bakkal, zücaciyeci, veteriner, terzi, berber ne dükkan varsa daldık. Sokak üstünde bakımlı bir apartman var, halı gibi çimi olan bir bahçesi oraya da attı kendisini. Çocuk ufak olunca laf eden olmuyor neyse ki…

Arada caddeye de çıktık, işte orda detaylara takıldık. Yerdeki çizgiler, kenardan çıkan bir çiçek, karıncalar, kaldırımdaki kapaklar hepsine dokundu. Ellerinin kirlenmesini biraz dert etsem de ses etmedim.

Gidişimiz koşarak, dönüşümüz kucakta oldu. Yani hayli yorucu bir turdu, sadece 1 saat sürmesine rağmen ikimizin de pestili çıktı.

Bağdat Caddesi ve sahilde gidilebilecek mekanlar

Açık hava alışveriş merkezi…

Parklardan başlayalım. Hafta sonları, havanın güzelliğine göre, bahsedeceğim yerler 12:00 den sonra dolmaya başlar. Hava güzelse 14:00 gibi hiç gitmeyin anababa günü olur. Sabah saatleri çocukla keyifli vakit geçirmek için idealdir, kalabalıkta yürümek bile daha fazla zaman alıyor, ben kaldıramıyorum.

Caddebostan Migros’un hemen arkasında Caddebostan Sahil parkı var. Eskiden kumluktu, tartar zemin yaptılar. Tek sıkıntısı, özellikle sabahları temizlenmezden evvel etrafta cam kırıkları bulunması muhtemel, kaydırakların tepesi de genellikle çekirdek kabukları oluyor. Çocuklar çıkmadan etrafı kolaçan etmekte fayda var. Yeni yapıldığı, için malzemeler hala bakımlı. 8 salıncak, iki ayrı kaydırak grubu ve 2 tahtırevan bulunuyor. Bostancıya doğru gidince küçük bir park alanı daha var. Daha eski yüzlü, gene tartar zemin. Yakın sayılabilecek bir park alternatifi.

Hemen Caddebostan Migros’un karşı çaprazında Cafe Nero var. Özellikle ayaklanmış ufaklıklar için ideal, çünkü minicik bir park alanı var. Çocuklardan uzaklaşmadan, oturup kahve içilebiliyor. Buralarda çocukla gidilecek en ideal yer olarak notumu oraya verebilirim.

Tam karşısındaki çıkmaz sokağın başında McDonald’s duruyor, onun da oyun alanı olması gerek ama hiç gitmedim. Hemen bitişiğinde de House Cafe, çocukla gitmek için ideal bir yer olmasa da, merdivenlerin başında bir ağaç var. Ağacın altında ahşap zeminli kimselerin oturmayı tercih etmediği gölgelik bir alan var. Biz orada bir buçuk saat oyalanmayı başardık. Yazları iyi, serin bir alternatif olabilir.

Ufaklık bezliyse, Bağdat Caddesi üzerinde yürürken hayat kurtaran bir mekan da Mother Care. Geniş bir alt değiştirme odası var. Bir çok mekanda alt değiştirme ünitesi bulmak mümkün ama tuvaletlerde, sıkışık, temizliği şaibeli, ben rahat edemiyordum oralarda, artık çimlerin üstü bile yetiyor. (Caddebostan’dan, Bostancı istikametine giderken sağ kolda Boyner’in sokağında, Migros’un üstü)

Hafta arası, Play Barn oyun merkezi anneye dinlenme, çocuğa kudurma imkanı veriyor. Hafta sonları doğum günleri olduğu için dışarıdan kimseyi almıyorlar (benim bildiğim, denk geldiğim kadarıyla). Üyelik şartı yok, saatlik ücret alınıyor, 18 ay ve üstü çocuklara ablalar refakat ediyor. Anneler de cafesinde oturup dinlenebiliyor. Bahçesi de geniş, kaydırak, salıncak, tırmanma duvarı falan var, tabii ki bizim favorimiz top havuzu…

Göztepe parkı da bizim uğrak mekanlarımızdan. Sahil kadar dolu olmuyor. İçeride 2 ayrı park alanı var. Biri tartar zemin, diğeri kum. Çimlerde koşturma, top oynama imkanı var. Parktan aşağıya sahil tarafına doğru da belediyenin spor alanları var. Basket, tenis, futbol vs sahaları. Onları da geçince sağa doğru, mini sürücülük deneme alanı (diyelim) bir yer yapmışlar, pilli arabaların kiralandığı, mini sokaklar ve lambaları, trafik levhalar filan olduğu sevimli bir alan. Bizimki henüz pilli arabalara binmeye tenezzül etmemiş olsa da her seferinde oraya da uğruyoruz.

Dükkanları ve sahildeki yürüyüş alanlarını saymıyorum, yapılacak epey aktivite bulunur buralarda. Çocuğu iyice yorup pusette uyuttuktan sonra da güzel bir brunch veya kahve keyfi yanında hediye …

Puset sürülüyor

Puseti sürüyoruz da anne de meymenet yok şu aralar… Bir rutine oturduk gidiyoruz. Bahar geldi ben de ipler hafiften gevşedi galiba…

Yeni pusete alışmaya başladık. Sürücü açısından eleştirmem gerekirse, altı çok alçak olduğu için yürürken ayaklarım çarpıyor. Onu da duruşumu değiştirerek adapte olup hallediyorum. Ama kesinlikle diğerine göre hareket kabiliyeti daha fazla. Oturan açısından da, ayakları sandalye de gibi dizden bükülüp aşağı iniyor. Şöyle ayaklarımı uzatayım da yayılayım olmuyor. Arada bacaklarını havaya kaldırıp karın kası çalışıyor. Ama büyüyoruz yapacak bir şey yok, ileride puset de olmayacak tabana kuvvet gideceğiz. Bu sebeple buna da şükür diyoruz.

Oyun grubunda, üyeliğimizin bitmesine 4 hafta kalmış, ama daha 12 ders hakkımız var. Önümüzdeki günlerde sanat, müzik, oyun ne bulursak her gün orda olacağız gibi görünüyor.

Aslında beni tembelleştiren de biraz eve temizliğe gelen yardımcıyla benimkinin ilişkisi oldu. Pek bir iyi anlaşıyorlar, evde beraber yalnız bırakamasam da, kendime vakit ayırıyorum, sokak koşturmacaları haliyle azaldı. Beraber oynuyorlar, resim yapıyorlar. Benimkinin demesiyle ‘mia mia’ en güzel oyun arkadaşı, oyunlara benimki kendi karar veriyor, mia mia otur, gel, al bütün talimatlarına uyuluyor ondan alası yok şu aralar.

Bu durumu beni biraz da rahatsız etmeye başladı. Talimat verebildiği ve istediğini yaptırdığı birinin bu kadar ayakaltında olması, onun gelişimi açısından faydalı olduğunu düşünmüyorum. Neyse ki, (benim açımdan bakıldığında ne yazık ki demek daha doğru) önümüzdeki 15 gün gelemeyecek.

Anne fıldır fıldır evde iş yaparken (pek fıldır fıldır çalışmam ama lafı sevdim) kendi başına eğlenmeyi başaracak bir şekilde. Tabii meşguliyet uzun süremeyecek anneye musallat olunmaya başlanacak, anne evde işler yürümediğini fark ettiği anda kendini sokağa atacak. Zaten Bağdat Cadde ve sahil den sıkılmaya başladık, başka maceralar arayacağız işte o zaman anlatacak hikayeler artar kesin.

İnsanoğlu nankör ne kadar bolluk varsa, o kadar tembel oluyor. Ne zaman vakit sınırlı, iş çok o zaman daha fazla iş görülüyor. En azından bende böyle.

Dürtenin ellerine sağlık, yazacağım…

Pusette 2 inci round

Denildiği gibi çocuk ağırlaşınca, 2 yaş civarında baston pusete geçmek gerekiyormuş.

21 ay boyunca yağmur çamur, taş toprak demeden benimkini gayet konforlu taşıyan, tüm çantalarımı yüklediğim emektar bebek arabamızı emekliye ayırdım. Artık sola çekmeye, lastiği patlak bisiklet gibi hantallaştı. Normalde kat ettiğimiz yollar uzun gelmeye, iterken zorlanmaya başlamıştım.

Baston puset denilen hafif, küçük tekerlekli, amortisör gibi kaygıları olmayan, katlandığında yer kaplamayacak bir puset arayışına girdim. Aklın yolu bir, fazla aranmaya da gerek yokmuş McClaren larda karar kıldık.

Ancak benim istediğim kadar hafif ve küçük olanlardan alamadık, çünkü arabaların taşıma kapasiteleri varmış. Bizim emektar da sadece 15 kiloya kadar taşıyabiliyormuş.

Ortalama bir çocuğun 3 yaşında max 18 kilo olacağı var sayılıyor herhalde, bütün pusetlerde 15 kiloya kadar ibaresini görünce şaşırdım. Bizimki şimdiden 15’e yaklaştı, bu çocuk artık pusete binemeyecek mi anlamadım. Satıcı kız da pek yardımcı olmadı, konuya sadece garanti dahilinde tamire gelen, fazla kilo yüzünden patlamış arabalar açısından bakıyordu. Madem öyle almayın demeye getirdi. (Ümraniye Carrefour Joker)

Biz gene de göz kararı, bize sağlam görünen, bizimkinin de sığdığı bir tanesini aldık. Bugün başka bir mağazada sordum, nedir bu işin aslı astarı diye.

Avrupa standartlarında 15 kiloya kadar sınır yazılması zorunluymuş. Sanırım üstüne asılan çanta, alta konan poşetleri falan da göz önünde bulunduruyorlar. Ama etiketin üzerinde 15kg/55Lbr yazılı. Amerikan standartlarında ise, işte o 55 Lbr yani 25 kiloya filan denk geliyor, geçerliymiş. Yani çocuk 25 kiloysa pusetin üstüne daha fazla yük bindirme, çanta takma demeye getiriyorlar. Gene de bu muammanın aydınlanmasına sevindim, 15 kilo sınırı bizi pusetsiz bırakacaktı.

Ancak söylemem lazım, oturanın konforu hiç düşünülmemiş. Tüm sarsıntıyı olduğu gibi alıyor. Bizimki uzun mesafe gidince inmek istiyor. Alışamadık henüz. Ama sanıyorum pusette uyuması icap ettiğinde daha rahat uykuya geçebilecek. O kadar sarsıntıya ben bile uyurum.

Misafir gelecek diye huysuzluk eder mi hiç?

Çocuk aceleye ve programa gelmiyor. Bugünden çıkardığım sonuç bu…

Sabah, kesintisiz bir akşam uykusundan sonra 7 gibi uyandık. Kahvaltı, oyun derken kendimizi sokağa attık. Dışarıda biraz dolaştık, oynadık. Keyifli, sıradan bir gündü.

Çocuklu bir arkadaşım bize ziyarete gelecekti. Kendime göre program yaptım. Eve geliriz, benimki yatar uyur, ben yemek yaparım, arkadaşım ve oğluşu gelir. Bizimki de o sıralarda uyanır beraber yemek yeriz dışarı çıkarız gibi gayet olası, telaşı olmayan bir program. (Program bile denemez)

Eve geldik, uyku saatimiz yaklaştı, esnemeler çoğaldı. Sütünü aldı yattı. Ben de ocağa yemekleri koymaya bir yandan sebzeleri doğramaya başladım. Bizimki cin gibi ayakta beni çağırıyor. Aldım yataktan biraz keyif, kitap okuduk filan ama bir yandan da arada gidip gelip yemeğe bakıyorum.

Huysuzlanmalar başladı, uyumadığı için sakarlıklar, düştüğü için ağlamalar… Kısır döngü gibiydi ve artarak devam etti. Benim uyanır dediğim saatte evde ağlayan tepinen bir çocuk, ocakta kendi halinde pişen bir yemek ve dağılmış bir ben.

Ne kadar zor olabilirdi böyle bir programı gerçekleştirmek. Arkadaşlarım geldi, kapıyı çaldı. Eve davet edeceğim yerde, benimkini kaptığım gibi kendimiz sokağa attık. En azından biraz sakinlesin, olay kabusa çevirmesin diye.

Kısa bir turdan sonra arkadaşım ufaklığın karnı acıktı, eve çıktık. Tabii misafir, eğlence, yemek koşturmaca deyince uyku gene rafa kalktı. Sonunda 2 gibiydi bayıldı, uyudu.

Demeye çalıştığım şu, her zaman olağan rutin içinde değişen tek şey, benim bir şeyleri yetiştirmeye çalışacağım diye, ondan her zamanki rutine sadık kalacağını düşünüp, uyum göstermesini beklememdi.

Çocuk benim keyfimi beklemiyor, uyum sağlaması gereken aslında benmişim unuttum. Uyutmadan yemeğe girişmemem gerekirdi. Zaten yemekler de bir şeye benzemedi. O zaman yapılmasının da bir anlamı olmuyor zaten. Herkes boşuna yıpranıyor. Gereksiz bir gerginlik…

Unutmuşum bu kısır döngüyü, geçen sene bu zamanlardı sanırım, düzeni bir türlü oturtamamış, sürekli bir şeyleri yetiştirmeye çalışıp elimdeki her işi yarım bıraktığım bir dönemim vardı. Dağılmıştım, uyku saatleri düzensizdi, ev dağınıktı, mutfakta dibi tutmuş tencereler dururdu.

Bugün yaşanan atla deve bir olay değil, sadece öncelikleri ve onun hala bir -küçük çocuk- olduğunu hatırlattı. Çocuğun huysuzluğu kendisine ilgi gösterilmeyince başlıyor. Öncelikle kısa da olsa ona vakit ayırmak, belki yapılacakları 15-20 dakika bilemedin yarım saat ertelemek günün geri kalanını kurtaracak aslında.
Ben de bunu zamanla anladım. Çocuğuna kendi bakan bir anne olarak, çocuğun ihtiyaçlarına öncelik verince insan kendine, uğraştığı her neyse ise ona ayıracak daha çok vakit buluyor.

Kafa üstü düşünce

Gene sokaktayız, yan apartmanın bahçesinde iki anne çocukları oynatıyoruz. Salıncakların olduğu tarafa doğru yöneldik, üç basamak var.

Ben puseti kenara doğru bırakayım derken bizimki ilk basamaktan balıklama kafa üstü yere çakıldı. Küüt diye bir ses ve peşisıra bir ağlama.

Şokun etkisiyle hemen eve koştum, buz tuttum. Nasıl olduysa kendimi bırakmadım gayet sakin bir şekilde, televizyonu açtım hemen, su içirdim. Kanaması olmadı, alnı yumurta gibi şişti.Bir yandan kafasına kompres yapıyorum, diğer taraftan telefona sarıldım ama hala sakinim.

Doktorumuza mesaj attım. Kusma veya uyuklama olursa acile gidin demiş. Mesajı aldığım gibi panik başladı. Zaten yatma vaktine az kalmıştı ve televizyon karşısında gevşemişti.

Kaptığım gibi acile, bir yandan yağmur yağıyor taksi yok. Neyse müşterisi olan hayırsever bir taksici aldı bizi.

Yapılacak bir şey yokmuş. Keyfi yerinde, görme ve koordinasyonla ilgili bir problemi yok, sürekli takip edilmeli dedi doktor. Düşmeden sonra 5 saat kadar uyutmadan takip etmekte fayda var dediler.

Dönüş yolunda alakasız konular açıyorum, abuk sabuk şarkılar söylüyorum uyumasın diye. Eve geldik bütün ilgi, alakamızı ona yönelttik. Bir de makarna haşladım gece uzun diye… Önce bir garipsedi sonrasında gayet memnun 11 e kadar ayakta kaldı. Ama yatmaya giderken de nerdeyse kendi zıplayacaktı yatağa.

Gece yere minder attım, her tıkırtıda, öksürükte fırladım. Neyse ki ucuz atlatık, saniyelik bir arada nasıl beceriyorlar aklım hala kesmiyor. Kaşla göz arasında ağzına bir şey atar, bir anda fırlar, olmadık yerde yapmadığı hareketi yapar. Bu yüzden tek başına dışarda (pusetli yürüyüşler dışında) vakit geçirmek hem zihinsel hem de fiziksel ciddi bir konsantrasyon gerektiriyor ve yorucu oluyor. Ben genelde dağılmış dönüyorum eve. Yedir, yıka, yatır derken, akşam uyuduktan sonra kalkıyor o yük üzerimden.

Tüm çocukların herşeyden önce sağlıklı olmalarını diliyorum….

Çocuk saç bakımı

Ben kendi saçlarıma böyle muamele yapmadım. Bizimki kuru, ince telli ve kıvırcık saçlı. Bebekken saçını koklarken telleri burnuma kaçar hapşurturdu, o kadar ince telli. Bu sebeple de sürekli kafasının arkasındaki saçlar minik düğüm olurdu. Ben de tarayarak halledemediğim için kesiyordum. Uzunca bir süre yataktan yeni kalkmış gibi yapışık saçla dolaştı.

Meğersem kesmeye gerek yokmuş, yıkanmadan saçını bebek yağı veya zeytinyağ ile yumuşatınca parmakların arasında hemen açılabiliyormuş bu düğümler. Ben bunu biraz geç farkettim.

Bir de konak denilen, kabuk oluşuyor kafa derisinde. Ona da aynı şekilde yağlayıp masaj yapınca çıkıyor.

Yağlama çözümü bize şu dönemde de çok fayda sağlıyor. Saçları bebekliğine nazaran uzadı ve hemen kuruyor. Taransa da bir farkı olmuyor, ellemesek 1 ayda rasta olur tahminim.

Ben zeytinyağını tercih ediyorum, salata gibi kokuyor bir süre ama gene de daha yumuşak yapıyor.

21 inci ay, ilgi alanları

Baharla birlikte, kapıcı İsmail Efendi apartmanın küçük bahçesini elden geçirmeye başladı. Toprağı havalandırdı, kimi bitkiler söktü, ortanca filizlerini dikti, güllerin yerini değiştirdi.

Bizim de en büyük eğlencemiz oldu, toprak. O koca tırmık ve kürekleri kullanabilmek için can atıyor bizimki. Her gün bir fasıl bahçede İsmail Efendiye yardımla geçiyor. Her yerimiz toprak oluyor, saçının içine kadar… Yeni favori kelimemiz de toprak.

Artık işlevi olan alet edevat daha fazla ilgisini çekiyor. Arabalar hala revaçta, dönene tekerlek seyretmek gibi yok tabii ama mesela kapısı açılabilenleri tercih ediyor. Kamyon, tır, dozer iş makineleri daha favori, çünkü işlevi var.

Yürürken bile bir hedef varsa ulaşana kadar devam ediyor. Veya beraber koşturacak arkadaş varsa yayan yol kat edebiliyoruz ama yoksa pusette oturmayı yeğliyor.

Oyun grubunda da tavırları, hareketleri değişti. Artık eskisi gibi tırmanmak, kaydıraktan kaymak onun için özel bir dikkat ve gayret gerektirmiyor. İçeriğe, eğitmenin anlattıklarına daha rahat odaklanabiliyor.

Telafi derslerinden birinde sanat atelyesine katıldık. Üçüncü teşebbüsümüz aslında, bundan evvel hiç ilgilenmediği gibi baskı için getirdikleri portakalları yemişti. Bu sefer malzemeyle de, yapılanlarla da gayet ciddi ilgilendi, katıldı.

Puzzle da uzunca süre ilgi alanımızın epey dışında kaldı. Bir anlam veremedi sanırım. Geçenlerde, bir arkadaşımızdan ödünç aldım hangisini beğeneceğinden emin olamadığım için önceden bir deneyelim istedim. 3’e 3, 9 tane araç var, sadece ön bölümü puzzle olarak çıkıyor, parçaların hepsinin şekli de aynı. Her parça, her boşluğa uyabildiği için de, önü polis arabası, arkası ambulans karışık araçlar ortaya çıkabiliyor. Bu saçma karışım bizimkini çok eğlendirdi.

Bir de Migros’lar da bile satılan patates adamlar ve hanımlar var. Patates şeklinde bir kafa üzerinde delikler var, yanında da bir sürü farklı uzuv. Farklı renklerde burunlar, kulaklar, gözler, bıyıklar, kollar, ayaklar vs. (Varyasyon yapmaya uygun yani) patatesi insana dönüştürüyor. Deliklere o uzuvları yerleştirmek özellikle onlar için gerçekten zor, gerçi 2 yaş ve sonrası içinmiş. Gene de kelime alıştırması için faydalı. Turuncu burun, mavi bıyık, aldın verdin, bunun adı neydi derken epey oyalıyor.

Ev ne kadar kitap, oyuncak dolu olsa da aklımız hep dışarıda. Basketbol, futbol topla yapılacak her türlü aktiviteye hazır, yeterki beraber takılacak birileri olsun. Hatta Caddebostan sahile inip, sahalarda oynayan abileri seyrediyoruz. Ayrıca, hayvanlara da ilgi göstermeye, onları ellemeye başladı. Eskiden kedileri, köpekleri bana sevdirirdi, artık kendisi yanaşıp gözlerini, kulaklarını inceliyor, oyunlarına gülüyor. En çok da kuyrukları, su içmeleri, yemek yemeleri, kuşların yıkanmaları onu hayrete düşürüyor.

Güneş, ay, bulutlar ve yıldızlar… Geçenlerde gün batımında boğaz kenarındaydık, bir yandan koşturuyor, durup güneşe el sallıyor ‘baybay’ deyip koşmaya devam ediyordu. Gündüz bile gökyüzünde ay arıyor.

Ve anlatılan ilgisini çekerse dikkatle dinliyor. 9 aylık hamile bir arkadaşımla buluştuk. Karnında bir bebek olduğundan bahsettik şaşırdı, yanına oturup göbeğini açtı baktı.

Hareket kabiliyeti geliştikçe, fiziksel becerileri oturdukça ilgi alanı genişlemeye, kelime haznesi artmaya başladı. Babycenter da okuduğum kadarıyla, bu dönemde söylemeseler bile günde 10 kelime öğrenebiliyorlarmış. Bütün yaptıklarına bakıldığında, gün içinde zihinsel ve fiziksel ciddi bir efor sarfediyorlar aslında, inanılmaz…

Sebzeleri anlatmak

Çocukla ilgili nerde bir yazı varsa okuyorum. Gazete eklerini bile… Anne olan arkadaşlarımla da çoğunlukla çocuk muhabbeti yapıyoruz. Tesadüf, son dönemde muhabbetler de, yazılar da sebze yedirmek üzerineydi.

Bir arkadaşım, küçük çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmayı anlattı. Bir grup çocuğa bilmedikleri bir meyveyi resimlerle anlatmışlar. Sonra önlerine bildikleri meyveleri ve bu anlatılan yapancı meyveyi koymuşlar ve çocuklar öğretilen meyveyi yemeği tercih etmiş.

Hürriyetin insan kaynakları ekinde ise çocukların kelime hazinesini geliştirmenin faydaları üzerine yapılan konferansla ilgili bir haber vardı. Kelime hazinesini arttırmak için kitap okumak gerektiğini ve hatta aynı kitabı tekrar tekrar okumanın, çocuğa hikâye içinde geçen bilmediği yeni kelimeleri keşfetmesini sağladığını söylemişler. Ayrıca ne kadar çok kelime bilirse öğrenmesi de aynı oranda hız kazanacaktır.

Yemekle ilgili ise sebzeleri kitaplardan gösterip, sebzenin rengi, şekli, faydaları hakkında sohbet edilirse yemek konusunda daha hevesli olacakları yazılmış.
Aynı hafta, akşam yemeğiyle ilgili bir kitap almıştım. Orada bebek bezelye yiyordu. Biz de bezelye muhabbeti yaptık. Minik yeşil toplara benziyor, ısırınca ağızda patlıyor, komik bir sebze diye anlattım.

Yaklaşık son 6 aydır yeşil sebzeleri yemiyor. Beyazları, karnabahar, kereviz, yer elması, turuncu havuç yiyor mesela. Bu bezelye sohbetinden önce pişirmiştim, denedim vermeyi ama aynen iade etti.

Bugün, tabağına bezelyeli, havuçlu enginar, makarna ve köfte koydum. İlk önce bezelyeleri yemeye başladı ki en favori yemeği köftedir. Mucize gibiydi. İlk önce eline bir tanesi alıp iki parmağı arasında ezdi, dedim işte aynen yerken de böyle patlıyor. Sonra topa benziyor ve yeşil olması üzerine dikkatimizi yoğunlaştırdık. Sonra tek tek bütün bezelyeleri yedi.

Bu kadar çabuk netice vereceğini beklemiyordum açıkçası. Başka bir kitapta ise bir brokoli resmi var. Benimki brokoli resmini her gördüğünde soruyor, sanırım biraz işkillendi, ne ağaca ne çiçeğe benziyor. Ben bile evde pek pişirmem bakalım, onu da yerse kendi araştırmamı bitirmiş ve bu tezi kendimce tek denekle ispatlamış olacağım.