Ergenliğe daha var

Geçenlerde annem kütüphanesini toparlarken, 70’lerden kalma bir kitap bulmuş bana verdi. Dr Haim Ginott’un ‘siz ve gençler’ adında bir ebeveyn rehber kitabı. Tercüme ama isimler bile Türkçeleştirilmiş, Leman, Galip, Şule, Şermin sanırım dönemin popüler isimleriydi…

Kendi ergenlik dönemimi yaptıklarımı, yaşadığım dramları hatırladım. Bir yandan da annemin bu tür kitaplar okuduğunu hiç tahmin etmemiştim. Şimdi aynı şekilde ben de okuyorum, tabii şimdilik sadece bizim yaş gruplarıyla ilgili olanları… Kendimi eğittiğimi, yazılanlarla kıyaslayıp doğru veya yanlış yaptığımı düşünüp kendimi şekillendirdiğimi sanıyordum. Annem de aynı yollardan geçmiş. Ne garip, bana göre o dönemde annem büyük hatalar yapmıştı, beni hiç anlamamıştı. Ama aslında o da kendince doğru olanı yapmaya çalışmış, epey kafa yormuş. Sanırım bu işin bir doğrusu yok ve dünyanın neresinde olursa olsun, her anne ve her çocuk benzer yollardan geçiyor.

Hürriyet’in cumartesi ekinde bir köşe yazarı, Thomas Balmes’in ‘Babies’ adlı belgeselinden bahsetmiş. Seyretmeye can atıyorum. Dünyanın 4 ülkesinde, aynı gün doğan 4 bebeğin bir yılını izlemişler. Moğolistan, Japonya, Amerika ve Namibya. Seyretmedim ama proje muhteşem… Farklı koşullarda, farklı kültürlerde büyüyen bebekler ama gelişim süreçlerinin benzer olduğundan bahsediyor. Bebeklerin dili değişmiyor diyor, çok sevimli, duygulu anektodlar var.

http://www.thomasbalmes.com/babies/

İnsanın gelişiminde, sanırım bir ortak nokta da ergenlik, isyan… Yoksa tercüme veya farklı dönemlerde yazılmış kitaplar, günümüze, bize bu kadar rahat uyarlanabilir miydi?

Annemin verdiği kitaptan:
Bizim avuntumuz (belki de sadece yarım bir avuntu) onun çılgınlığının bir nedeni olduğudur. Onun davranışları gelişme evresine uyar. Ergenliğin amacı kişiliği serbest bırakmaktır. Çocuğun kişiliği gerekli değişikliklerden geçmektedir. Bu, düzenlilikten (çocukluktan), düzensizliğe (ergenliğe), sonra yeniden düzenliliğe (yetişkinliğe) geçiştir. Ergenlik her gencin kişiliğini yeniden kuracağı sağlıklı bir çılgınlık dönemidir. Kendisini anne-babasıyla olan çocukluk bağlarından koparması, yaşıtlarıyla yeni özdeşlikler kurması ve kendi benliğini bulması gerekmektedir.

Ve değindiği diğer bir nokta, bu tek başına yaşayacağı bir tecrübedir. Aslında annelik de biraz öyle değil mi, kim ne kadar okursa okusun, ne kadar öğüt verilirse verilsin herkes kendi hikayesini yazıyor, yaşıyor. Veya ben ergenliği hala atlatamadım, annemlerin dediklerine değil, yazılanlara rağbet ediyorum hala…

Kitabı okuduktan sonra az da olsa gözüm korkmadı değil, şu buluğ çağından… Bir arkadaşımın dileğine katılıyorum, umarım menopozuma denk gelmez…

2inci yaş doğum günü partisi

Doğum gününü, apartmanın bahçesinde yaptık. Hani eski apartmanların vardır, binayı çevreleyecek kadar bahçesi orada bir kenara kurulduk.

Minik gölgelik bir köşeye iki masa, evden komşulardan plastik sandalye attık, evden bir iki oyuncak indirdik. Muşamba masa örtüsü, kâğıt tabak, bardak (Tahtakale sağ olsun, yok yok orada) balonlar, süslemeler, pastaneden de börek, çörek, bakkaldan soğuk meşrubat… Hiç zahmete girmeden, bütçeyi zorlamadan, evi dağıtmadan gayet de keyifli bir parti oldu.

Gerisi zaten gelenlerin neşesine bakıyor. Bir iki çılgın, olayı tam parti havasına sokmaya yetti. Danslar, oyunlar, atışmalar… Çok da çocuk yoktu. Biri geldi, biri gitti. Bizimkine de iyi oldu, fazla çocuk olunca birbirlerinden de bir şey anlamıyorlar.
Kimi çocuk daha baskın, kimisi daha oturaklı oluyor. Kimisi koşturmaktan hoşlanıyor, kimisi oturarak oynamayı seviyor. Birebir olunca uyumlarına göre oyun oynama imkânları oldu.

Tam sürpriz doğum günü partisiydi. Öğlen uykusundan uyandı, giyindi. Camdan aşağı, toplandığımız yeri gösterdim, çıldırdı. Babaanne, hala, kuzen Bursa’dan geldiler, anneanne, dede, teyze derken, peş peşe arkadaşları da geldi. Dur durak bilmeden oynadı. Sonunda 7 buçuktu, anne süt dedi ve kalktığı gibi aynen yattı ve uyudu.

Toplanmak da dert olmadı. Her şey çöpe, bir tek eşya taşımak gerekti, o da el birliğiyle 5 dakika da halloldu. İlk 2 sene bu tip küçük kutlamalar yeterli oluyor. Artık yuvaya başlayıp çoluk çocuk, arkadaşlar çoğalınca daha ciddi organizasyonlar yapmak gerekecek sanırım.

Evim evim güzel evim

Gezdiğimiz süre boyunca yazmama rağmen, teknik olanaklar ve zaman kısıtı sebebiyle ancak İstanbul’a dönünce bloguma ekleme yapabildim. Okurken farkettim aslında hastalık geliyorum demiş. O huysuzluklar ve gerginlikler aslında diş çıkardığı içinmiş.

İşte ancak üzerinden zaman geçince döngü tamamlanınca görebiliyorum. Tecrübe kazanıyorum.

Okuduklarımdan ‘2 yaş sendromu’ diye bir şey öğrendim ya, bende beklentisi de oluştu. Herşeyi ona yoruyorum. Bir çocukta yaşananların etkisinin karşılığının ne olacağını tam olarak kestiremiyorum. Nedense olumlu, olumsuz her gelişmeyi tanımlamaya çalışıyorum. Bilelim de bir daha yapalım veya yapmayalım. Eğitimini görmeden, dağınık ve fazla bilgi sahibi olmak veya bildiğini sanmak da tehlikeli aslında.

Hele hastalanmamış olsa seyahatimiz hiç bitmesin isterdim. Tadı damağımda kaldı, tam da keyfini yeni çıkarmaya başlamışken bitti derdim. Ama eve döndükten sonra buradaki konforu da unuttuğumu farkettim.

İkimiz de bir haftadır nerdeyse evden dışarı çıkmıyoruz. Hele bizim sıpa pek memnun evde olmaktan, özlemiş, o da yorulmuş gezmekten.

İştahı da yerine geldi, kıtlıktan çıkmış gibi sürekli birşeyler tıkınıyor. Tok evin aç kedisi. Demişlerdi iyileştikten sonra çabuk toparlar diye de böylesini beklemiyordum.

Seyahatlerde sanırım çocukların iştahının kapanması yaşanan genel bir -problem demek istemiyorum, durum. Onlar da kendi bünyelerinin ihtiyaçlarına göre davranıyorlar netice de.

Bu hafta doğumgünü haftamız, Pazar günü minik bir parti yapacağız. Artık resmen 2 yaşına bastı. Zaman çabuk geçiyor diyemeyeceğim. Dolu dolu geçirdik, bazen zaman akmak bilmedi, bazen de saatler uçup gitti, kesinlikle güzel ve kayda değer bir sene oldu. Büyümesini büyük bir zevkle seyrediyorum. Ona teşekkür borçluyum bana anneliği yaşattığı için…

‘Çocuklar bize sadece misafir’ demişti biri, ben de elimden geldiğince onu iyi ağırlamaya çalışıyorum.

Tatil olur da, çocuk hasta olmaz mı?

Domateslerin olmasını beklemedik, biz olmuşların yanına gittik. Ama dönüp baktık ki İstanbul’dan çok açılmışız. Dönüşümüz nasıl olacak, hastalık üstüne bir de o kadar uzun bir araba yolculuğunu nasıl kaldıracağız bakalım!

Tatilimiz bitiyor, son günündeyiz. Marmaris Datça arasında Bördübet (Korsanların değimiyle kuş yatağının Türkçeleştirilmiş hali), dere kenarında vaha gibi bir yerde seyahatimizi noktalıyoruz. Bundan ötesi olmaz dedik. Zaten çocukla yapılmayacaklar listesini de tamamladık sanırım.

Bodrum’dan ayrılırken bir arkadaşlara uğradık. Kaldıkları yerde de bir havuz varmış. Babası ve diğerleriyle yalnız kaldığı bir anda olduğu gibi, bezi, ayakkabısı filan çocuk havuzuna atlamış bizimki. Sonrasında çıkarmak ne mümkün! Bütün gün oynadı ve şifayı kaptı. (En azından bence öyle)

Datça’da muhteşem koylar var, her taraf bük, Ovabükü, palamutbükü, o bükü bu bükü… Ama yollarda büklüm büklüm. İlk kusmalarla başladı. Dedik araba tuttu, sonra zehirlendi. Ertesi gün ateşi de yükseldi. Sağolsun Özdemir Pansiyon (Mesudiye Köyü, Datça) Ailesi, evlatları gibi baktılar bize. Büklüm büklüm yollarda, kusa kusa hastanelere taşındık. Kan tahlilleri vs enfenksiyon kapmış, bir yandan da azı dişi çıkartıyor.

Çocuklu tatil notlarından en mühimlerini burada öğrendim;

Tedbiri elden bırakmamak adına; tatil mekanını, mümkünse doktor ve hastaneye yakın olan yerler tercih etmek yerinde olur. Arabayla uzun ve sık seyahat etmek çocuğu yıpratır. Üstüne bir de feribot veya tekne daha da beter edermiş.

Yola çıkmadan doktorundan ilaç listesi istenmeli ve bavula konması unutulmamalı. En önemlisi de derece!

Ateşliyken süt kustururmuş. Yoğurt da verilmezmiş. Ama ishalken ikisi de iyi gelirmiş. (bu bizim durumda öyle oldu en azından, her durumda kendi doktoruna sormak da fayda var)

Tülbent gene çok işe yaradı. Arabada kusmuk temizlemek, ateş düşürmek için ıslatıp vücuduna tutmak vs… Hastalanalı nerdeyse bir hafta oluyor. Kusma, ateş, iştahsızlık, üstüne ishal ama ısrarla yollardayız. Bir ara kendimi akıl, fikir dilenirken buldum.

Hasta olduğu için de yemek yemiyor. İştahsız çocuk bakmak gerçekten de zor işmiş. Bir yandan anne vicdanı bu sızlıyor, diğer taraftan sürekli aynı terane insanın sinirleri zıplıyor, etraf batıyor, sürekli farklı şeyler denemek de cabası. En azından kendim pişirmiyordum, ama şipariş edilen atılmasın diye kalanları ben yedim, lapa, makarna yemekten gına geldi.

Artık yavaştan neşesi yerine geldi ya, içimize sular serpildi, rahatladık (şöyle güçlü bir duygudan bahsediyorum ama uygun lafı bulamadım).

İki gündür bostana dalıyoruz. Bursa’da çiçeklerini gördüğümüz domates fidanları, Bodrum’da minik yeşil toplardı. Burada kıpkırmızı domatesler oldular. Ağacından dut, limon, fidanından biber, domates, salatalık koparıp yedik.

Bizi gezdiren 5 yaşındaki Hasan bir ara otlara daldı, hop bizimkide koparıp yiyor. Ne olduğunu anlayamadan lüpletti. Meğersem semizotuymuş. Çıkışımızda bütün suratı boyanmış, üstü domates çekirdekleri, toprak içindeydi. Sanırım artık iştahı da yerine geliyor…

Hastalık yüzünden Bördübet’in hakkını vererek yazamadım artık onu da İstanbul’da tamamlarım…

Ovabükü-Mesudiye Köyü-Datça

Tatil köyü maceramızı da bitirdik. Gene bavullar toplandı, arabaya binildi. Toparlanırken, bizimki büyük yatakta uyuyakaldı. Şunu da aldık mı, bir şey unuttuk mu diye odadan çıkıyorduk da aklımıza geldi. Odada uyuyan çocuğumuzu unuturmuşuz diye epey bir güldük, çünkü puseti aldım da, içinin boş olduğunu görünce anca yatağa döndüm.

Neyse, Bodrum’dan 10-15 arabalık mini bir feribotla, 2 saatte Datça’ya geldik. Daha önce üçümüzün de hiç görmediği Mesudiye Köyü’nden, internet üzerinden bir pansiyona (Özdemir Pansiyon) rezervasyon yaptırdık.

Feribot yolculuğu biraz zorlu geçti. Parmaklıklar bir çocuğun etrafta rahatça dolabileceği kadar güvenli değildi. Gerçi iç mekânı geniş, oturacak bir sürü boş yer olmasına rağmen bizim sıpa dışarıda yürümek istedi. Benden sadece kucak izni çıkınca gerildik. Her halükarda 4 saatlik bir araba yolculuğuna kıyaslarsak güzel bir deniz havası aldık deyip geçiştirmeyi tercih ederim.

Burada dağların da, denizin de ayrı bir coşkusu var. Dik yamaçlı dağlar, bulutlarla dehşet bir ışık oyunu yapıyor. Akşamüstü, feribot limana yaklaşırken deniz kabarmış, rüzgâr dellenmişti. Karaya ayak basınca gerginliğimiz dindi, rahatladık. Bizim sıpa feribottan inen arabalara değnekçilik yaptı. Yola çıktık ve doğa bizi karşıladı.

Kaldığımız pansiyon, küçük bir aile işletmesi olmasına rağmen, odalar diğer kaldığımız yerlerdeki kadar konforlu ve temiz. Düzayak, önünde lokantası, arada toprak yol ve koy boyunca çakıl kumsal. Mekâna oranla ortam çok tenha. Ne duvar var, ne bariyer. Dalga sesi, guguk kuşları ve cırcır böcekleri, bir de aklına estikçe öten bir horoz.

Kafa dinlemek ve dinlenmek için birebir. Çocuk peşinde koşturma derdi yok, alan geniş, temiz ve güvenli. Bizimki, mekân sahibinin köpeği ve 6 yaşındaki kızlarıyla takılıyor; biz ise masa başına kurulmuş gazete okuyup, kahvelerimizi yudumluyoruz.

Gene bir ders çıkarmam gerekirse, çocuğun kendine güveni, güvenli mekânda ortaya çıkıyor. Tam da ‘kendim yapıcam yaşı’. O da şaşırdı, peşimden koşan, tepemde dikilen yok, hayır yapma, gelme, gitme yok. Bundan büyük bir özgürlük, mutluluk var mı onun için? Aslında önemli bir detay daha var; ‘üçümüz beraberiz’.

Sonunda esas tatil mekanımıza ulaştık. Bodrum Torba

Bahar geldiğinde yaz tatili promosyonları boy göstermeye başlamıştı. Hiç âdetimiz olmamasına rağmen, kafamızı dinlemek, program yapmakla uğraşmamak ve kendimizi de, çocuğumuzu da zora sokmamak adına ‘tatil köyü’ konseptini deneyelim dedik ve rezervasyon yaptırdık.

Kanımız kurtlu, gene dayanamayıp arabayla erkenden yola koyulduk. Sadece Bodrum’da yapacağımız tatil köyü programı belliydi. Birkaç gün arayla, 3-5 saatlik araba yolcuğu yaparak, farklı şehirlerde konaklaya konaklaya buraya kadar ulaştık.

İki katlı sevimli evciklerden oluşan, oldukça güzel düzenlenmiş, doğal bitki örtüsü korunmuş, itinayla süslenmiş, geniş alana yayılmış ve özellikle o ürkütücü otel görünümü yok.

Kamp, pansiyon, ev ziyaretlerimiz arasında, en kolay tatil yapabileceğimiz yerin burası olacağını öngörmüştüm, ama yanılmışım. Tatil köyü, tahmin ettiğim gibi daha fazla güvence ve daha az iş yükü getirmiyormuş. Aksine kalabalık ve fazla uyaran bizimkinin huyunu değiştirdi.

Kamptayken bir hanım ‘siz yurtdışından mı geldiniz, genelde böyle uyumlu olmuyor bizimkiler’ gibi bir yorumda bulundu. Kadının pedagog olduğunu öğrendikten sonra azıcık da olsa koltuklarımız kabarmıştı…

Ama buraya geldik, bir anda değişti. Yemek masasında durmaz, olduk olmadık ağlar, istemediği olunca mızmızlanır huysuz bir çocuk oldu çıktı. Zorlayıcı saatler, kalabalık ve çok fazla uyaranın olması sanırım bizi olduğu kadar onu da yordu.

Miniklere disko ve mini club gibi keyifli ve güzel vakit geçirebilecekleri olanakları da var aslında. Burası çocuklar düşünülerek düzenlenmiş, bizim dışımızda değişik yaş grubundan bir sürü çoluk çocuk var, herkes de halinden memnun görünüyor. Biraz da bendeki önyargıdan kaynaklanıyor sanırım.

Kaldığımız süre içerisinde kendimizi rahat ettirmenin birkaç yolunu buldum.

Açık büfe yemeklere öncü birlik olarak gitmek benim görevim oldu. Yemesi muhtemel şeyleri toplayıp, masayı boş tabaklarla hazırladım. Mama sandalyesine oturtunca etrafta dolanma meselesi de çözüldü. Önüne taksit taksit az miktarda, az çeşit koyunca yemek meselesi biraz daha oturdu. Veya odaya tabak hazırlayıp götürdüm.

Mümkün olduğunca kalabalıktan uzak durduk. Malum her şey saatli, kumsala ya çok erken ya da herkes çıkarken gittik.

Hastalık kapar endişesiyle eğlence havuzlarından uzak durduk. Sıcak saatlerde bahçe de, ‘mini club’ parkta geçirdik filan…

Netice de çalışanların müşteri memnuniyeti konusundaki hassasiyeti, çocukla ilgili taleplerimizi geri çevirmemeleri, el üstünde tutuluyorum hissi yarattı.
Tatil köyü seven çocuklular için Voyage Torba iyi bir alternatif. Diğer taraftan kendi halinde küçük işletmeler de var, orada da çocukla gayet güzel tatil yapılabiliyor.

Bir ilk yaşandı, yemek yerken uyuyakaldı. Bodrum Akyarlar

Bodrum’a geçtik, asıl rezervasyonumuza daha var. Geçen sene keşfettiğimiz Akyarlar, Meteor Beach’e geldik.

Odaları yenilemişler, plajı genişletmişler, gelen giden artmış ama gene keyifli. Buranın en büyük lüksü odanın önü çim ve hemen dibinde kumsal başlıyor olması. Otel kalabalığı yok, her çeşitten insan var. Özellikle yaşlılar ve çocuklular ağırlıkta. Denizi kum ve çok sığ. Gerçi iki kulaç atınca taşlık ve derinleşiyor. Her nabza göre şerbet veriyor yani.

Günü birlik gelen çok ama onlar da ancak öğlen 12 gibi gelmeye başlıyor. Bizim uyku saatimize denk geliyor zaten. Akşamüstü de 6 gibi gidiyorlar. Sabahları, 60 yaş ve üstü bir grup sabah jimnastiğine kumsal da toplanıyor, son fasılları halka olup esneme hareketleri eşliğinde kahkaha terapisi. Uzaktan izleyen biri olarak bana bile iyi geliyor. Sabah güne iyi başlıyor insan. Köpekliler de girebiliyor, çocuklu ve köpekliler için ideal. Çocukları da rahatsız etmiyorlar, hepsi tasmalı…

Burada benim açımdan en büyük kolaylık eşya taşıma derdi olmaması. Odanın önündeki çimlik ve ağaçlık alana iki şezlong çek, oyuncakları ve havluları yay bir daha da kalkma, sürekli bir toplanma derdi olmuyor. Her şey elinin altında, duştur, uykudur, kıyafet değiştirmek mi gerekti oda yanı başında.

Böyle olunca, çocuk da rahat ediyor, dilediği gibi koşturup oynuyor, istediği gibi kumluk, çimlik deniz… Mekân enine, kumsal boyunca geniş, haliyle çocuk takibi de kolay oluyor.

Gözünü sevdiğim yaz tatili, çocuktaki enerjiyi emiyor resmen. Deniz, güneş, kum, özgürlük, çıplaklık…

Bugün kaka da biraz gecikme yaşandı, haliyle uykusu da rötara uğradı. Yemek saati geldi diye gittik lokantaya, yemek yerken gözleri kaydı, koltukta kaykılmaya başladı, ben de kucağıma aldım. Baba nerde filan derken uyuyakaldı. Mucize gibiydi.

Bütün gün açık hava da koşturmaktan uyku ve yemek yemek garantili… Bir tek yerleştiğimiz ilk gece sıkıntı yaşıyoruz. 3, 4 saat bile olsa araba yolculuğu sersem ediyor, bir de alışma evresi gerekiyor.

3 gün de burada geçirdik, yarın yeni bir yere geçiyoruz. Seferiyiz gene…

Anne kural koyucu, baba oyun kurucu

Tatil rolleri de oturdu. Buna bağlı olarak ilişkiler de şekil değiştirmeye başladı. Baba İstanbul’daki günlük rutinimiz de yoktu. Tatil baba oğul ilişkisinin kuvvetlenmesi için yoğun bir ortam sağladı.

Anne ihtiyaçlara bakan, zamanı ayarlayan, kural koyan; baba ise boş zamanları değerlendiren, başıboş gezintilere müdahale etmeden eşlik eden, oyun kuran oldu.

Haliyle uykusu gelip, karnı acıktığında veya susadığında anne, diğer tüm zamanlarda babacı oluverdi. Benimle kuralların delinemediğini, hayırsa vazgeçiremeyeceğini bildiği için, mesela yemek ortasında hadi baba oynayalım, dolanalım diye ona yanaştı.

Bu durum şu güne kadar canımı sıkmadı, çünkü kendime ayıracak, ayaklarımı iki uzatabileceğim bir zaman araladı bana. Ancak yalnız geçirdiğimiz anne oğul ilişkimizi özledim, aşkımızı geri istedim.

İstanbul’a geri dönüp babası gene çalışmaya başladığında biraz sancısını çekeriz sonrasında toparlanır diye umut ediyorum.

Ne kadar dil döksem de babanın tavrını değiştiremeyeceğimi de gördüm. Biraz da görüşememenin verdiği vicdan azabıyla kural delici ve onun isteklerine doğrultusunda davranıyor sanırım. Tatil, benim de kurallarımı epeyce gevşetti aslında.

Diğer bir taraftan gerçekten saatler birbirini kovalıyor, sürekli bir hareket ve iş hali var aslında. Fiziksel olarak yorucu bir tatil. İlk birkaç akşam oğlan yattıktan sonra şöyle bir demlenelim dedik ama bünye tekrar saat 6 da kalkıp o koşuşturmacayı kaldıramıyor. Ben de artık 10 oldu mu pestil gibi yığılıyorum. Hatta mekâna yabancılık çeker ihtimalini kendime bahane edip, kıvrılıp uyuyorum ben de …

Cunda Ada Kamping

Esas hedefimiz 10 gün sonra Bodrum’da olmaktı. Yola erken çıktık, sadece ilk durağımız belliydi Bursa.

Seyahatimizin ikinci ayağı olarak da Cunda’ya gitmeye karar verdik. İkimizin de çok sevdiği ve uzun zamandır nerdeyse her yaz uğramadan edemediğimiz Ada Kamping’e geldik. Gerçi 2 yaşında bir çocukla nasıl olacağını pek de kestiremiyordum.

Bursa’da bir kuzen de bize katıldı beraber geldik. Üç kişi olmak büyük avantaj oldu. Mütemadiyen biri bizim ufaklıkla takıldı, herkes vardiyalı olarak boşa çıktı. Birisi çocuğa bakarken tek başına oturmak da çok keyifli olmuyor, muhabbet edecek adam olması iyi oldu, hatta kocamla baş başa vakit bile geçirebildik kimi zaman.

İkinci etaptan çıkardığım ders budur: çocukla tatile çocuksuz arkadaşlarla çık…

Bir de tülbent tatilimizin vazgeçilmez aksesuarı oldu. Bebekken bile bu kadar sık kullanmadım. Aslında sadece arabada, terini emsin diye sırtına koymak için almıştım yanıma… Şapkası yanımda yokken bandana gibi başına bağladım. Eli kapıya sıkıştı, buzu içine koyup eline sardım. Yemek yerken önlük niyetine kullandım, yıkandıktan sonra saçını kurulamak için filan derken her derde deva oldu.

Bir de uzun zamandır dolap bekleyen baby phone imdadımıza yetişti. Uyuduğunda odaya kurup, çektiği kadar uzaklaşma imkanı verdi bize. Akşamları sofra muhabbeti, gündüzleri deniz sefası ayrıcalığı tanıdı.

Neticede kamp tatili de hiç fena geçmedi. Bungalovlardan birinde kaldık. Deniz taşlık ve sığ ama plastik terkliklerle çok rahat etti. Gün boyu denize taş attı. İskeleden denize girdik, orası bile sığ ama kumluk… Kolluklarla yüzme denemeleri yaptık.

Yemek yenen alanı da gölgelik, öğlen sıcağında orada arabalarla oynadı, oyalandı.

Babasının cin fikriyle, güneşe çıkmasın diye taşlık alanda çıplak ayak bıraktı, taş çok sıcak olduğu için basamadı ve sadece gölgede oynadı. Görünmez bir çit gibi, işe de yaradı…

Çocukla kamp tatili bile yapılabilirmiş bunu gördüm, biraz pratik olmak yeterli. Kamp yeri olduğu için ortak kullanıma açık duş, lavabo, mutfak, buzdolabı, çamaşırlık var. Kendi işini kendin görüyorsun fiziksel olarak biraz yorucu olsa da, çocuk açısından eğlenceli. Kolaylıkla kendine bir oyun yaratabildi ve yeni arkadaşlar edindi. Karavanların içlerini gezdi, herkese misafir oldu.

İlk durak Bursa

Unutmadan, hazır yaşananlar tazeyken yazayım istedim. Yolumuz uzun… İlk durağımız Bursa, babaanne, büyükbaba ziyaretine geldik. Farklı şehirler olunca haliyle az görüşülüyor, hasret giderebilmek için 3 gece 4 gün burada kaldık.

Pendik Yalova feribotuyla Bursa’ya kadar gelmek, İstanbul içinde yolculuk yapmaktan daha kolay ve hızlı oldu. Feribot çocuk açısından da keyifli, oyuncak gibi ve oynayacak alanı da geniş, hava da güzeldi ilk etap hiç fena geçmedi.

Ama ilk hatamı orada yaptım, biz bir şeyler atıştırırken o da dadandı. Tost ve portakal suyu… Hemen ardından arabaya bindik ve kitap okudu. Gaz ve araba tutması beraber, sonunda kustu.

Yolculuk dersi:
Yemek yer yemez yola çıkılmaz.
Meyve suyu gibi gaz yapan yiyecek ve içecekler yolculuk esnasında verilmez.
Kitap araba yolculuğu için uygun değildir. Çocuğuna göre değişir herhalde…

Akşamüstü eve varabildik. İlk yarım saat sonunda herkes kaynaştı, oyunlar oynandı, yemekler yenildi, sıra uykuya geldi. Yabancı mekân, yol yorgunluğu ve mahalle çocuklarının gürültüsü yüzünden, gece 11.30 da ancak uyuyabildik.

İstanbul’da mahalle kavramını unutmuşum iyice… Gene de kendi çocukluğumdan hatırladığım akşam 7, en geç 8 oldu mu sokak sefası biterdi bizim için. Buradakilere inanamadım, boy boy çocuklar gece yarısına kadar sokakta çığlık çığlığa, gırtlak gırtlağa. İstanbul’da şehir gürültüsü dışında gürültü bilmediğimiz için her çığlıkta sıçradı, uyandı daha doğrusu uykuya dalamadı bir türlü.

Kucağımda bile sallamayı denedim ama 15 kilo tabii ki uzun süre dayanamadım. Puset imdadımıza yetişti. İkinci gece fena geçmedi, bütün gün sokaklardaydı, öğlen de arabada kısa bir kestirdi. Bursa yakınlarında bir köye gittik, toprak işleri, tavuklar, inekler, koyunlar derken epey bir yoruldu.

Uykuyla ilgili ne yazık ki bir ders çıkaramadım, ne gerekiyorsa, ne istiyorsa onu yapıyorum. Sadece uyku ve yemek konusunda evde olduğumdan daha esnek davranıyorum. O halinden memnun ve sağlığını tehlikeye sokacak bir durum yoksa müdahale etmeyi de düşünmüyorum. Homiligırtlak, cuppa yatak, hazıra konmaktan artık hepimizin göbeği çıktı belki biraz perhiz fena olmaz!