Çizgi film dinlemek

CD çaları keşfedeli epey oluyor ama DVD filmler bizim için yeni. Bambi yeni favorimiz, ilk seyrettiğimiz film. Bundan evvelkiler Baby Tv deki mini çizgi filmlerdi.

Gerçi anne sansürüne uğrayarak seyrediyor. Gene de konu bütünlüğünü yakalıyoruz. Köpeklerin genç geğiye saldırdıkları bölümleri hızlı geçiyoruz. Hem süresini kısaltmış oluyoruz, hem de gereksiz korkulardan sakınıyoruz.

Televizyon faslımızı akşam üstü, yemekten ve banyo faslından önce yapıyoruz. Ama bazen sabah uyandığında da seyretmek istiyor. Geçtiğimiz gün baktım, DVD lerin arasından Bambi yi bulmuş, DVD çalara takmış, eline de kumandayı almış, koltuğa yerleşiyor. Artık anneye sormaya gerek görmüyor, nasılsa nasıl çalıştırıldığını öğrenmiş.

Ama neyseki televizyonu açmak için gerekli düğmeyi bulamadı. Film oynamaya başladı ama sadece duyabiliyoruz, görüntü yok. Gene de pür dikkat çizgi filmi dinlemeye koyuldu.

Ben de ses çıkarmadım. Bizim zamanımızda radyo tiyatrosu vardı, gerçi ilkokul çağlarımdı ama gene de sevdiğimi hatırlıyorum.
Walt Disney çizgi filmlerinde fon müziği olarak klasik müzik kullanılıyor. Klasik müziği çocuklara sevdirmek, en azından kulak aşinalığı yaratması açısından güzel bir fikir olduğunu düşünüyorum.

Müziğin iniş çıkışları, sahnedeki duygu ve hareketlerle denkleştiriliyor. Bu sayede müziğe de farklı anlamlar yüklemeyi öğreniyor sanırım. Bunu yazarken gene çizgi film dinliyor. Hiç dialog olmadığı sadece müziğin devreye girdiği bölümlerde bile surat ifadesi değişiyor, gülüyor filan…

Anaokul, oyun grubu arayışlarım sırasında karşılaştığım bir oyun atelyesinde de ‘Orff Yaklaşımı’ diye bir çalışmaya katılmıştık. Müzik, konuşma ve dansın birleşiminden ortaya çıkan ritim eşliğinde oyunlar oynatmışlardı. Ritime göre hareketlerimizi oyunumuzu şekillendirdik, hızımızı belirledik. Çok eğlenmiştik.

Bunun artıklarını, eksilerini, gelişimine etkisini yargılayacak durumda değilim ama nedense televizyon seyretmekten daha iyi olduğunu hissediyorum. Belki de farklı bir bakış açısı oluşturmasında yardımcı olur…

Bir de bunu tek başına yapabildiği için pek gururlu, bundan keyif olması hoşuma gidiyor.

Herşeyin bir zamanı var

Parklarda, alışverişte telaşlı, gözleri soru işareti bakan yeni annelere rastlıyorum. Kaygılarını, heyecanlarını çok iyi anlıyorum. İlk bir buçuk yıl bebek çok küçük, anne çok yeni… Yeni okula başlayan öğrenci veya ilk defa âşık olan bir genç gibi saf, olması gerektiği için cesur ve tecrübesiz. Öğrendiklerimi yanlarına gidip anlatmak, içlerini ferah tutmalarını tembihlemek istiyorum. Ama biliyorum ki gerek yok. Kendileri yaşamadan bilemezler.

İşler bebeklik bittiği için mi, yoksa anne olmaya alışmaya başladığım için mi bilmiyorum değişti. Artık elim ayağım birbirine eskisi kadar çabuk dolaşmıyor. (Hastalıklar hariç, onun için herhalde 5 10 yıl daha lazım) Düzenli alışverişe ve yemek yapmaya da alıştım, gerekli ve yeterli almayı ve yapmayı da öğrendim.

Sorunlar ve sorular eskiyince de gündemden hızla uzaklaşıyor. İnsan unutuveriyor neleri kafasına taktığını…

Eski sorularım aklıma geldi, gece uyanmalarını ve gece sütünü nasıl bıraktırabilirim, kitapları kemirmeyi bırakacak mı, sokakta beraber yürümeyi nasıl öğretebilirim gibi…

Her şeyin bir zamanı varmış. Birkaç haftadır geceleri uyanmıyor. Birden onu fark ettim, aradan onca gün geçmiş ancak bugün kendi kendime dedim ‘biz geceleri uyanmıyoruz artık’ diye… (umarım böyle devam eder)

Haliyle uyku arasında süt de istemiyor. Çorap söküğü gibi birden, kendiliğinden oluverdi. Keza öğlen uykuları da kendisi saatini belirledi.

Formül sütünü bırakmayı da tesadüfen bir gün denedik ve çocuk sütüne geçiş yapmış olduk. Hatta geçenlerde organik süt verdim, onu da içti.

Kitapları ve oyuncakları ne zaman kemirmeyi bıraktı gerçekten farkında bile değilim herhalde birkaç aydan fazla olacak çünkü kemirdiğini ve bunu kendime problem ettiğimi bile unutmuşum.

Beraber yürümeye de tatilde aldığımı plastik el arabasıyla başardık. Ben puseti iterken o da el arabasıyla yanımdan yürümeye başladı. Karşıdan karşıya geçerken elimi tutmasını söyledim ve oldu. Kendisi de bir işle meşgul oluğu için aklı dağılıp oraya buraya takılmıyor. Sonrasında taşıması daha pratik olan çubuğa takılı tekerleği kullanmaya başladık.

Ama bir sene önce ne yedirsem, nasıl yedirsem, uyudu, uyumadı, her şeyi ağzına sokuyor diye kendime ne kadar dert ediyordum. Kocamandı sorularım…

Sorularım şimdi de var, olmaz olur mu? Ama nasıl desem bilmiyorum… Galiba anne olmaya daha yeni alışıyorum.

Büyük bir merakla annemleri bekliyorum

Bizim aile küçük olduğu için şu akrabalık ilişkilerini ve isimlendirmeleri anlayamazdım. Test sorusu gibi gelirdi. Halasının kocasının kardeşine ne denir, görümce nedir, dayım olsaydı karısına ne diyecektim anlayabilmek matematik problemi gibi gelirdi.

Bende teyze, amca, anneanne, babaanne, dede vardı. Başkasını da bilmem gerekmedi. Herkes İstanbul daydı. Hani herkesin bir memleketi vardır, tatillerde memlekete gider, işte orada tüm sülale bir araya toplanır, herkes herkesi bilir, tanır. Biz en fazla karşıya geçerdik, bizim denklemde bilinmeyen olmazdı.

Bir de, Türkiye’de kime sorsanız herkesin bir göç hikâyesi vardır ya bizimkilerde de var. Anneannemin ki daha yakın bir tarihte olduğu için bizim ‘popüler tarihimiz’ onun göç hikâyesiydi.

Televizyon dizilerindeki gibi annem de atalarının izini sürmeye gitti.

Evde nenemden kalma zarflar bulmuş, üzerilerinde adresler varmış, en az 30 sene önce yazılmış. Hepsine bir mektup yazıp göndermiş.

Bir ay sonra mailler gelmeye başladı. Biz sizin dedenizin kardeşinin torunuyuz vb diye… Fotoğraflar gidip gelmeye, soyağaçları yazılmaya, skype üzerinden sohbetler başladı. Tabii ki herkes birbirini davet ediyordu. Bizimkiler de atladılar, Kazan Rusya’ya gittiler. Ne yaptılar, neyle karşılaştılar hiçbir fikrim yok. Dönmelerini merakla bekliyorum…

Nenem (anneannemin annesi), büyük dedenin üçüncü karısıymış, Kazan’da evlenmişler. Bolşevik ihtilalı başladığı ve zulüm gördükleri için Sibirya üzerinden Japonya’ya göçmüşler. Nene ve dede hazır giyimle uğraşıyorlarmış. Japonyada da kadın ve çocuklara yönelik bir dükkân açmışlar. ilk göç eden Müslüman Tatar Türklerindenlermiş, sonrasında gelenlere önayak olmuşlar.

Büyükdedenin önceki hanımlarından iki erkek çocuğu da yanlarındaymış. Nenem ilk kızını 1923’teki büyük depremde kaybetmiş, yani çok aramış ama bulamamış. Bakıcı da ortadan kaybolduğu için hayatta olduğuna inanırdı hep. Falları hep onun adına baktırırdı. Tüm bunlar olurken anneanneme hamileymiş.

Anneannem Kobe doğumluydu, orada bir İngiliz okulunda (doğru hatırlıyorsam St Marry) okumuş.

Cumhuriyet kurulduktan sonra, Hiroşima’dan önce Türkiye’ye göç etmişler. Hatırlıyorum bir kere, gemiyle ilk boğaza gelişini ve koyun kokusunun midesini nasıl bulandırdığını, geri dönmek istediğini anlatmıştı. Herhalde 14, 15 yaşındaymış. Benim bildiğim kadarıyla da bir daha ne Kazan’a, ne de Kobe’ye gittiler.

Şimdi ise annemler kalktı, geride kalanlarla buluşmaya gittiler. Bu göç hikayesi benim çocukluk masalım gibiydi, çok anlatıldı ama gerçekliği yok gibiydi… Şimdi annemlerin gitmesiyle daha bir ete kemiğe büründü.

Gitmeden önce babam da kendi soy ağacıyla uğraşıyordu. Yakında bir de Bulgaristan turu yaparlar. Gezmek için güzel bahane, oralı hissetmek, ahbap edinmek için de kuzenler vesile…

İstanbul’da denize girebilmek istiyorum – Kilyos+Şile

Keşke diyorum, annelerimizin zamanındaki gibi bugün de denize, boğaza gönül rahatlığıyla girme imkânımız olsaydı. Uzaktan bakmak, kenarından yürümek ve girememek çok acı geliyor bana.

Eskiden aklımın kenarından bile geçmezdi. Zaten çalışıyor olurdum veya çalışmıyorsam da tatilde bir yerlerde denize girebiliyordum.

Şimdi çocuk da varken insan imkân yaratma çabasında oluyor. Hazır keyfini almışken biraz daha yüzebilsin istedim. Dilinden de düşmüyor ‘Tuna tatile git, denize gir’ diye…

Biz de Şile ve Kilyos sahillerini denedik. Elbette ki meşakkatli bir program, uzun yol gene de değdi. İnternetten ‘beach’ diye aratınca alternatifler hemen çıkıyor karşınıza.

Bir arkadaşımla oğlanları alıp, erken saatte çıktık Kilyos’a gittik. Tabii ki Ege veya Akdeniz gibi değildi… Ama onlara yetti. ‘Dalyan Beach Club’ tesisin adı, bir koyu kapatmış, yeme içme şezlong vs hizmeti var. Gerçi biz yemek yemedik, yorum yapamayacağım ama ayrı balık lokantası da vardı. http://www.clubdalia.com/referanslar.htm

Pazar sabahı olmasına rağmen, çok erken vakitte yollara düştüğümüz için trafiğe de girmedik. Müessese dolduğunda da çıktık.
Anladığım kadarıyla, İstanbul’da büyük bir çoğunluk ancak 11, 12 gibi, öğlene doğru harekete geçiyor. Dolayısıyla hafta sonu programlarını erken saatlere almak büyük avantaj sağlıyor. Bir de sadece anne ve çocuklar olarak hareket edince işler daha da hızlı halloluyor.

Diğer bir sefer de babamızla Şile’ye gittik. Uzunkum’da yan yana bir sürü gene ‘beach’ diye tabir edilen mekânlardan var. İnternet araştırması yapmadan gittik, sonradan baktım sadece Aquabeach isimli olanın sayfasını bulabildim zaten.

Gittiğimiz gün epey rüzgârlıydı, belki ondan belki de orası sürekli dalgalı onu bilemiyorum. İlk tepeden aşağı inerken gözümüz korktu. Yüzmenin zaten imkânı yok, sadece dalgalarla güreşmek mümkün. Eğlenceli elbette ama 2 yaşında bir çocuk için uygun mu bilemedim. Tepede ambulans ve sahilde cankurtaranlar olması, denizin şakaya gelmediğini yeterince vurguluyor.

Her şeye rağmen, net 2 saat denizden çıkamadık. O sığ yerde dalgaların içinde debelendik, yuvarlandık durduk. Zaman nasıl geçti anlamadık, parmaklarımız buruşunca saate bakmak aklımıza geldi. Bizim sıpa kıyameti kopardı çıkmamak için, ben yorgunluktan perişan oldum. Her dalga geldiğinde kaldır, o benden kurtulmaya çalışıyor, ben onu tutmaya çalışıyorum. Ben de suyun için de yatıyorum, bütün dalgalar yüzümde patlıyor.

Bir yandan bu kadar dalga olması da iyi oldu, deniz temiz mi pis mi anlamıyorsun, köpük banyosu gibiydi. Kumsalı çok geniş, kumu da çok ince, temizlenmesi zor oluyor ama üstünde yürümek bile insanı rahatlatıyor. Ancak bizim gittiğimiz tesisin yemekleri,
kahvesi vs kötüydü.

Önceden bilmediğim, referansı sağlam olmayan yerlere giderken genelde tedarikli olurum ama bu sefer nedense rahat davrandım. Tostla idare, akşama da adım akıllı yemekle telafi ettik.

Detaylı düşününce, çocukla böyle bir program yapmak insanın gözünde büyüyor, o kadar saat için değer mi deniyor. Ama gerçekten değiyor…

İstanbul’da Ağustos, nemli ve sıcak… Apartman bahçesi

Bu havada çocukla arabasız bir yere gitmek ayrıca efor gerektiriyor. Evde de vakit geçmek bilmiyor. Bu durumda, ben de apartmanın bahçesini kendimize uygun bir tesis haline getirmeye karar verdim. İzin alıp, doğum gününü kutladığımız köşeye çöreklendik.

Evde yer kaplayan, kullanılmayan ne kadar oyuncak varsa bahçeye indirdim. Genelde de yaz tatillerinden kalma kova, kürek, kamyon vs.

Yapı malzeme marketine gidip, çalınsa üzülmeyeceğim iki plastik sandalye bir sehpa, iki tane de çocuk sandalyesi aldım. Çocuklar oynarken bizlerin de oturmaya hakkı var nihayetinde…

Bir de, yatakların altına konan, yayvan, tekerlekli, kapaklı plastik kutulardan alıp içine kum, deniz kabuğu, tırmık, kova vs doldurdum. Kapaklı olması mühim, bahçede kedilere tuvalet olsun istemedim, bir de haşere dolar vs. Kumu da Mother Care’dan aldım, ancak ellerinde stok yokmuş. Biz onu bir haftada döke saça bitireceğiz sanırım. İmkan olsa bir sahilden çuvalla getirmek lazım aslında. Neyse…

Bu sıcaklarda en kritik olan da su, şişme minik bir de havuz aldık. Denizin tadına bir kere varmış çocuğu havuz kesmez, o yüzden ufaklardan aldık. Doldurması, boşaltması, şişirmesi dert olmasın diye. Neticede, maksat ferahlaması, oyun olması. İçini öğlen sıcağında doldurup, üstüne bir branda koyuyorum biraz ısınması için, hızlı olmamız gerektiğinde üşütmesinler diye sadece ayak bileğine gelecek kadar dolduruyorum. Pratik başka bir fikir de arkadaşımdan, damacanayı doldurup güneşe bırakıyor, soğuk suyla karıştırıp koyuyor.

İkea çocuk çadırı kışın evde işe yarıyordu ama yazın dolaba beklemeye çekilmişti. Onu da attım aşağıya… Bahçede olmadığımız zamanlar bütün oyuncakları içine koyup mandallıyorum. En azından konuya komşuya ayıp olmasın, dağılıp kalmasın diye…

Güzel bir çözüm oldu, evde olacağımıza bahçede vakit geçiriyoruz. Ama illaki bir arkadaş arıyor bizimki. Ne kadar çok veya ilgi çekici olsa da oyuncakların tadı arkadaş olmadan çıkmıyor. O yüzden halka açılmaya karar verdik, herkesi davet ediyoruz, yoldan geçenleri bile buyur ediyoruz. Maksat muhabbet bekleriz…

Evde ne yaparız, sıcaklardan nasıl kurtuluruz derken yolumuz Foça’ya düştü

(Foçalı) Bir arkadaşım yaz tatilini geçirmek üzere kocası, çocuğu annelerine gitti. Gittiklerinden beri de, ‘ne işiniz var sıcaklarda İstanbul’da, atlayın gelin’ diyordu. Çocukla tek başına yolculuk ve tatilin zor olacağını düşündüğüm için de heveslensem de yeltenmemiştim. Anneme hayıflandım, o da bize eşlik etmeyi teklif etti. Vakit kaybetmeden atladık uçağa gittik.

Ben lise çağlarındayken maaile giderdik, ama uzun zamandır yolumuz düşmemişti. Tesadüf Rock Festivali de varmış. Epey kalabalıktı. Buna rağmen kimse kimseyle burun buruna değildi.

Sahil boyunca iskeleler kurmuşlar, Eski Foça’nın her yerinden denize girilebiliyor, büyük avantaj oldu bize de. İskeleden ayağı basmadan denize girmekten pek hoşlandı. Garantili olsun diye bir de simit taktık, denizde özgürlüğünü ilan etti, kendi başına yüzmeye başladı.

Diğer sayfiye yerleri gibi, sahil şeridi oteller tarafından parsellenmediği için de her yer senin, ufkun geniş ve o kısıtlanmış, hapsedilmiş duygusu olmuyor. Biz gitmeyeli beri bir turisti bile evinde hissettiren, davetkâr bir tatil kasabası olmuş.

Kent merkezinde (Büyük deniz tarafında) Liberty diye bir apart otelde kaldık (küçük, kendi halinde, temiz bir aile işletmesi). Kaldığımız odanın, minik bir mutfağı, büyükçe gölgelik balkonu, bir yatak odası, bir salonu vardı. Rahatça yerleştik, kolayca bir ev düzeni kurduk. Hemen karşısındaki muhtelif iskelelerden denize girdik. Bir de merkeze yakın olunca, Foçalılarla da iki muhabbet, bir sohbet derken, biz de bir haftalığına Foçalı olduk. İstanbul’daki hayatıma nazaran epey sosyalleştik. Hal böyle olunca, tatilin tek odağı çocuk olmaktan çıktı, o da rahat etti biz de.

Anneyle (anneanne) tatile gitmenin nimetlerinden de faydalandık. Pratik lezzetli yemekler, hızlı çözümler, çay saatleri filan kendi başıma üşendiğim her türlü konforu sağladı bize. Akşamları, çay içelim bahanesiyle kasaba kahvesinde oturup kız muhabbeti yaptık. Bir tek sahilde çekirdek çıtlamadığımız kaldı…

Tatil gereği bir sağlık sorunumuz da oldu elbet, adet yerini buldu. Bir hafta süreyle kakasıyla kan geldi. İstanbul’a dönünce hemen bir çocuk cerrahına göründük. Kabızlık nedeniyle çatlama olmuş, ben de gördüm nasıl olduysa bıçakla kesilmiş gibi. Aman geçer ne olacak ki dedik, ama kulağıma küpe olan şu, kan varsa illaki doktora bir görünmek lazımmış. Gene de şükür önemli bir şey değilmiş.

Ayağımızın tozuyla bir de düğüne katıldık.

Bunlar yaptıklarımız, bir de yaşadıklarım var… Anne hissettim kendimi, o teyzeler vardır ya hani…

Foçalının kuzeni vardı, biz üniversitedeyken o daha 7 8 yaşlarındaydı. O da rock festivaline gelmiş arkadaşlarıyla, bıçkın üniversiteli bir delikanlı olmuş. Uzun zamandır da görüşmüyorduk pek sevindim, gene yanaklarını sıkıştırasım geldi. Ama çocuk ne hatırlasın o zamanları, onun için aynı şey değil tabii. Bir an duraksadım, annenin arkadaşları gelir de, ‘aman da ne kadar büyümüşsün…’ vık vık anlatırlar sen de durursun, bana da ondan oldu, o teyze oldum ben…

Keza düğünde de, nikahtan sonra alkış, sonrasında sessizlik tebrikler filan, benimki oradan bağırıyor ‘anni bi daha’…. tam bir sohbet açılıyor benimki tabana kuvvet arazi, ben de peşinden. Süslü püslü yanımda sırt çantası içinden poşet çıkıyor yemek yediriyorum. Yok ayakta altını değiştiriyorum… Kokteylde, hoş tebessümlerle edepli sohbetler edilirken,’kapattık kardeşim’ dercesine biz elimizde süpürge mekanı temizliyoruz…

Sonun da ben de elinde poşeti, poşetinde yemeği, bankta oturup çekirdek çitleyen teyze oldum 🙂