İyi cüceler :)

Erenköy’de, ‘İyi Cüceler’ diye bir kitapçı (oyuncak da var) açıldı. Şimdi de çocuklara atölyeler düzenlemeye başlıyorlar. Blog adreslerinden takip edilebilir. Üye olup etkinliklerden haberdar olabiliyorsunuz. Henüz bir çalışmalarına dahil olmadık. Ben de bu dönem mailini yeni aldım. Kitap okuma günlerini özellikle takip etmek istiyorum.

http://iyicuceler.wordpress.com/

Dükkanın içinde bir ağaç ev var, altında tahta masa ve sandalyeleri. Sanırım çalışmalar da orada yapılacak. Kitap seçmek için bile gitsek beraber çok keyifli vakit geçiriyoruz. Çalışanlar da gerçekten çocuk kitaplarına hakim ve bundan keyif alan insanlar. Tavsiye verebiliyorlar.

İsmini de kendisini de şimdiden çok sevdik. Umarım işleri yolunda gider, bizim de daimi adresimiz olur.

http://www.birdolapkitap.com/

Tek başına okulda kalmak – anneden ayrılık / çocuğu başkasına emanet etmek

Daha dün annemizin kollarında yaşarken

Çiçekli bahçemizin yollarında koşarken

Şimdi okullu olduk

Sınıfları doldurduk Sevinçliyiz hepimiz Yaşasın okulumuz!

Sıralama gerçekten de böyle oluyormuş. Bu şarkı bebeklere ninni değil, annelere öğreti gibi aslında. Biz de okul furyasına şimdiden girdik, o numarası olan bir öğrenci bense veli oluverdim. Gerçekten daha dün emziriyordum, emekledi, yürüdü ve …

Karar faslından sonra bir de bizim sıpa için ön hazırlık yapmak gerektiğini düşündüm. Gerçi daha yaşına gelmeden başladık oyun gruplarına. Beraber gidip oyunlar oynadık, resim yaptık, müzik dans derken artık oyun arkadaşı olarak annesini değil yaşıtlarını aramaya başladı. Hatta beraber oynayabileceği birini bulduğu anda müdahaleci annesine ‘git’ der oldu.

Ama tüm bu işaretler onun tek başına okulda kalabilmesi için yeterli mi?

Yabancı bir binada hiç tanımadığı insanlarla 2 saat bile olsa vakit geçirmek, onlara güvenmek, ihtiyaçlarını, isteklerini dile getirmek zorunda kalacak. Galiba kimi zaman bu çocuktan ziyade anneye zor gelen bir durum.

Kitaplar aldım, Bebek Koala Anaokulunda, Küçük ejderha anaokuluna gidiyor, okuyoruz. Meşhur Calliou nun ilk anaokulu tecrübesini seyrettik vs. Bir yandan ben de takip ediyorum, neticede yabancı yayın oldukları için yurtdışında nasıl oluyor bu işler fikir veriyor insana.

Okul konusunda konuşuyoruz, sorular soruyorum.

Kayıttan önce 2 kere beraber gittik. Bahçesinde oynadı, büyük çocukları gördü. Öğretmeni ile tanıştık. Beraber sohbet ettik, kısa da olsa oyun oynadık. İkinci gidişimizde diğerleri sınıfa girince bizimki de koşarak kendi müstakbel sınıfına girdi, tabii yaşıtları yoktu ama oyuncakları keşfe daldı.

Bu denemelerde beni aramadı. Ama esas diğer ebeveyn ve çocuklar gelince iş değişebilir. Ağlayanlar olursa bizim ki de tedirgin olup benden ayrılmak istemeyebilir.

Günler kısalıyor, iyi değerlendirmek lazım. Koşturup yorulan çocuk daha uyumlu oluyor. Tecrübeliler, bir kere başlasın 3 gün her ikinize de az gelmeye başlayacak diyor. Şimdilik ‘annne okul, Tuna okula git’ diyor. Bakalım zaman ne gösterecek!

Anaokuluna karar verirken

Sonunda kaydını yaptırdık. Ekimde başlayacak.

Seçtiğimiz anaokulunda sadece 4 yaşına kadar çocuk var, 5 ve 6 yaş artık ilkokula hazırlık olarak değerlendirildiği için ana binada ders görüyorlarmış.

2008 doğumluların oyun grubu 9.30 11.30 arası haftada 3 gün.
Bahçesinde küçük bir parkı olan müstakil bir bina.
Sınıf kontenjanı 10 çocukla sınırlı, bir sınıf öğretmeni ve bir yardımcı öğretmeni olacak, ayrıca çocukların öz bakımlarıyla uğraşan bir yardımcı varmış. Anadili İngilizce olan bir eğitmen de onlara katılıp oyunlar oynatıp, şarkılar söyletiyormuş.
Ara öğün olarak beraber kek, börek yiyeceklermiş. Masayı kendileri kurup kaldıracakmış.

Buraya kadar benim aradığım özelliklere sahip bir okul. Ancak gene de diğerlerinde de aklım kalmadı değil. Hala acaba mılar gelip gidiyor.

• Bu sene için, çok kalabalık ve büyük yaş gruplarının olmamasını istemiştim. Diğer taraftan doğum yılına göre gruplanması da iyi aslında, bizimki tam ara bir ayda doğduğu için kendinden büyükler de küçükler de olacak. Bu yaşlarda birkaç ay hala fark yaratabiliyor.

• Bahçesi olması ilk etapta önemli değilmiş gibi geldi. Ama ne olursa olsun kurtlarını dökmesi için yaz kış dışarıda oynaması gerekli. Sabahları ayrıca parka uğramaya gerek kalmayacak. Şimdilik planım, okula 15 20 dakika erken gitmek, bir de çıkışta gene 15 20 dakika oynasa bize sabah faslı için yeterli olur. Kimi okul (veya eğitim kurumu) bunu önemli bir artı olarak sunup, çocuğunuzu her hava koşulunda bahçede oynaması için çıkartıyoruz diye satıyor. Bizim gitmeyi planladığımızın böyle bir şartı yok ancak böyle bir imkânı var, faydalanmak veliye kalmış.

• Bütün dersleri anadili İngilizce olan eğitmenlerle yürüten ve çocuğa dil öğretmek konusunda iddialı hiç de fena olmayan okullar var. Ancak fiyatları ortalamanın üzerinde, bize yürüme mesafesinde değil, en yakın olanı da çok kalabalık bir okul. Gene de yabancı bir dile kulak aşinalığı olmasını istiyordum. Bizimki bunu bir oyun gibi algılıyor ve yabancıları taklit etmekten çok hoşlanıyor, laf yetiştiriyor filan. Burada en kötüsünden bir iki şarkı öğrenir.

• Esas önemsediğim eğitmenin çocuğa yaklaşımı. Daha ara bir yaşta oldukları için, ziyaret ettiğim yerlerde çoğu eğitmen bu yaş grubuna bebekmiş gibi davranıyor. Her teşebbüsüne el atıp, çocuğa her ne yapıyorsa, bu sandalyeye çıkmak veya bir oyuncakla oynamak olabilir deneme imkânı tanımıyor.
Kayıttan önce gidip öğretmenimizle tanıştık. Türk’üz işte mesele çocuk olunca lafta mesafe olsa bile elimizi atmadan ona temas etmeden işleri yürütemiyoruz. İllaki bir agucuk bugucuk konduruyoruz. Bunlar da birer birey o şekilde davranılmasını istiyorum. Başkasının çocuğunu görünce ben de öyle oluyorum gerçi ama onların görevi bu. Belki de çocuk sevgisinden kaynaklanıyordur. Daha eğitim yılının başı, onca çocukla uğraşmaktan kafası şişince o da normale döner belki.

• Ziyaret ettiğim her okulda en az bir ara öğün veriliyor zaten. Kimi meyve, kimi bisküvi mühim olan çocukları bir arada toplayıp yemek yemelerine vesile olacak minik bir seremoni yapılması, masada beraber yemeğe teşvik. Bununla beraber kendi kendine el yıkamak, masa kurmak, kaldırmak, bardak çatal kullanabilmek gibi öğretilebilecek başka beceriler var. Kimi kurum bunu ciddiye alıp, pazarlamasında beceri kazandırma, sorumluluk bilinci oluşturma vb laflarla satış kozu olarak kullanıyor. Benim için de önemli bir kriter aslında. Alıcı olarak bunu da dikkate alıyordum. Burada da yapılacağı söyleniyor, göreceğiz bakalım. Masayı toplayacak eleman yetiştirmelerini istiyorum, evde çalıştırmak istiyorum.

Artıları eksileri, benzerlik ve farklılıkları, yıllık, aylık, saatlik fiyat farklarını dizdik. Sonuç, en yakın okul en makbuldür çıktı. Araba işin içine girince, İstanbul trafiği iş saati, yağmur vs gibi detaylara hiç girmeden düşündüğümüzde, evin kapısından çıkıp okulun kapısına varmak en yakın mesafe bile yarım saat. Zaten iki saat oyun oynamaya gidecek o kadar yol tepmeye gerek var mı dedik ve yürüme mesafesindeki okulda karar kıldık.
Daha sayacak tonla kriter var aslında ama diğer unsurlar gerçekten ikincil planda değerlendirildi. Onca kafa yorduk, sonuç tüm bu unsurlardan bağımsız çıktı.

‘Güvenilir ve yakın olan’

O yüzden doğru mu karar verdik hala emin olamıyorum ya. İçime sinmesi için başlayıp, yaşamamız gerekecek.

Anaokulu seçmek

Daha yaz başlamadan, önümüzdeki dönemde annesiz katılım gösterebileceği yeni bir oyun grubuna başlatmayı aklıma koymuştum.

Yakın çevremizdeki anaokullarını ve oyun gruplarını araştırdım. Ne kadar da çok seçenek varmış meğersem.

İlk ziyaretlerimde her şey o kadar yeni, laflar bir o kadar süslü, vaatler göz doldurucuydu. Bu pazarda daha taze olduğum sorularımdan, her halimden belli oluyordur. Cahil yolunacak bir kaz gibi hissettiğimi söylemeliyim.

Çocuk doktoruyla olan ilişki gibi, esas olan çocuk, hasta/müşteri alıcı o. Biz ebeveynler ise karar veren ve para ödeyeniz. Derme çatma bilgimize dayanarak doğru yaptıklarına kanaat getirip, çocuğu onların ellerine teslim edeceğiz ve güvenmek zorundayız.

Doktor seçerken de bu kadar zorlanmıştım. Doğru bir karar vereyim kapı kapı dolaşmayalım istedim. Okul için de aynı şekilde, içimize sinmesini, uzun soluklu bir ilişki olmasını temenni ediyorum hala…

Ezo Sunal, Gymboree, Small Hands, Early Steps, Play Barn, Mini Club, Montessorie, Eyüpoğlu, My Gym daha gitmediklerim de var.

Orff, One to zero, Montessorie, International Baccalaureate, Immersion, QCDA gibi gibi İngiliz, Amerikan, İtalyan, Alman kökenli çeşit çeşit eğitim programları var. Her kurum kullandığı programı anlatan seminerler düzenleniyor, dosyalar veriyor. Ayrı bir kürsü gibi bu, bir sürü okuma ve araştırma gerektiriyor, elbette ki internetten de bir bakılıyor. Eşe dosta konuya komşuya, parktaki annelere bir danışılıyor.

Alt tarafı haftada 3 gün 2 saat bir yerde oyun oynayacak değil mi?

Yok, bu işlere bulaşınca daha ileriki yaşlarla ilgili detaylar kulağına çalınıyor. Bilmem kim okulu 3 yaşında mülakatla diğeri şu yaşta kurayla alıyormuş. Bir anaokuluna kapak atıp lisesinden çıkmalıymış. Sonra sporu, müziği var bu işin. Onlarda kabiliyeti, şansı denenmeli ona da karar vermeliymiş. Şimdiden üniversite sınavına kadar ki süreci değerlendirmeye çalışırken buldum kendimi.

Bu arada, istemeden de olsa insan kendi tecrübelerini de devreye sokuyor.

Bayram öncesi kafam kazan gibi, ciddi bir yük var omuzlarımda… Ben karar vereceğim neticede, gerisi iplik söküğü…

Ama önce bayram
neşe dolmalı insan…

İYİ BAYRAMLAR

Turkuazoo

Yazın kavurucu sıcağında veya kışın dondurucu ayazında korunaklı, çocukla rahat vakit geçirmek için iyi bir alternatif…

Geçen sene karda kışta dışarıda ne yaparız diye aranırken, henüz yeni yürümeye başladığında gitmiştik. İçinde bulunduğu alışveriş merkezi daha tamamlanmamıştı.

Bu sene bir arkadaşıyla gittik. Forum İstanbul – Alışveriş merkezi de faaliyete geçmiş, güzel de olmuş, aydınlık geniş ferah bir yer. Ayrıca açık hava avlusu var, yeme içme yerleri, kafeler koymuşlar.

Arabayla gidip, bütün gündüz orada geçirilebilir.

Haydarpaşa Garı

2 yaş erkek çocuklarının yeni gözdesi arabalardan sonra trenler oluyor sanırım…

Ağır iş arabaları elbette ki hala gözde… Bir kepçe, dozer veya çöp kamyonunu iş başındayken seyretmek, değil 2 yaşında koca koca adamların bile ilgisini çekiyor… Biz de nerede inşaat görsek durup, yurdum insanıyla sıraya girip dikkatle seyre koyuluyoruz. Yavaş yavaş oyuncak araba koleksiyonumuza onlar da dahil oluyor…

Şimdi de sıra trenlere geldi… Günlük güzergâhımızda tren görme imkânımız olmadığı halde, oyuncak trenleri inceleyerek başladı ilgimiz. Lokomotifin peşi sıra dizilen vagonlar, takip etmesi gereken bir ray olması gibi arabadan ayrışan bir sürü özelliği var.

Ama gene de hepsinin ortak paydası, tekerlekler. Dönebilen tekerleğe benzeyen her şeyi seviyoruz.

Yeni oluşan tren sevgisini pekiştirmek ve değişik bir gün geçirmek adına Haydarpaşa Garına gittik. Ben gitmeyeli asırlar olmuş. Turist gibi gezdik. Eski Türk filmlerinde fakir ama gururlu taşralının İstanbul’a gelişinin simgesi.

Devasa kapılardan görünen boğaz, kalkan gemiler, kocaman merdivenler, tren sirenleri, rayların gıcırtıları yabancılar, yerliler gelenler gidenler çok hareketli olmasına rağmen tavanların çok yüksek olmasından mı, tren gürültüsünden mi ahenkli bir düzeni var.

Bu hoş gezintimiz yarım saat ancak sürdü ve bizimkinin ağlamasıyla son buldu.

‘Tuna tren sevmediiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii’

Yorulduğunu veya gürültüden rahatsız olduğunu düşünüp oradan ayrıldık.

Neden sevmediğini sorduk,’ tekerlekleri yok’ dedi… Gerçekten de onun hizasından trenlerin tekerlekleri görünmüyordu…

Hoş geldin ‘iki’

Evet, 2 yaşına gelince işler biraz değişiyormuş. Çocuğumdaki değişikliklerden ziyade kendimdeki tahammülsüzlükten fark ettim.

Yemeği beğenmedi diye tabakla beraber yere attı, sonra da şaşırıp aa düştü dedi. Gözümün içine bakıp oyun hamuru ağzına soktu yemeye başladı veya elinde kalem koltukları boyuyor, bir yandan da Tuna Hayır diyor. Bu tip olaylarda bir problem yaşamıyorum, bunlar beni kızdırmıyor. Ama geçen gün anladım bir anne çocuğuna ne zaman şaplak atar…

Kapıdayız dışarı çıkıyoruz, ayakkabılarımızı giydik. Pek mutluyuz… Aynı sevinçle balkona koştu. Oyuncağını unuttu, alıp gelecek sandım. Transit yol akıl etmiş, kaşla göz arası çekti sandalyeyi, attı ayağını parmaklığa ‘Tuna git’ diyor. Eş zamanlı olarak diğer tarafta ben de fırladım balkona kaptım keratayı aldım içeri. Sakinledikten sonra ne atlattığımız anladım. İşte o an mutluluk, korku ve kızgınlığın bir yansıması olarak bir fiske atasım geldi.

Gerçi geçenlerde anlına sıkı bir tane patlattım. Sivrisinekler artık beni deli ediyordu. Benim biricik yavrumun alnının tam ortasına yerleşmiş elin sinsi sivrisi, şıpır şupur emiyor. Çok sinirlendim ve vurdum. Benimki de döndü bana bakıyor. Şaşırdı o da. Korktu noluyoruz dercesine baktı. O kadar gözüm dönmüş ki, çocuğuma vurduğumu düşünmeden sadece sivrinin hakkından gelmek için hamle yaptım. Gerçekten kötü bir niyetim yoktu. Çok üzüldüm ama çok da güldüm. Anlattım sivrisinek yakalamak içindi diye, özürler diledim. Anlaştık neyse ki.

Kriz yönetimi, öncelik belirleme, sabır konularında da sınandım. Ama geçemedim…

Kahvaltı hazırlıyorum, domates diye tutturdu. Makinede ekmekler, ocakta yumurta domates yıkarken kokular gelmeye başladı, bir yandan benimki ‘anne bomatees’ diye tam ayağımın altında mızıldanıyor. Üstüne bir şeyler dökülmesin diye uğraşırken çaydanlığı düşürdüm.

Haliyle kırıldı ve bütün mutfak seramik parçalarıyla bezendi. Hemen Tuna’yı kaptım mutfaktan dışarı çıkardım. Ağlamaya başladı, bir yandan etrafı süpürmeye çalışıyorum diğer taraftan o içeri girmeye çalışıyor, ekmekler yanıyor, yumurtanın dibi tutuyor. Elbette ki tonla dil dökmeme rağmen illaki de burnumun dibine girmeyi başardı.

İşte o noktada kontak attı benden bir feryat koptu. Neyse ki babası evdeydi. ‘Baba oğul gidin’ göz önünden kaybolun dedim. Sonrasında yemekleri de kurtardım, etrafı da temizledim, kahvaltıyı da hazırladım ve gene tebessümle çağırdım

‘gelebilirsiniz’.

Şimdi düşününce sıralama şöyle olmalıydı, çocuğu tehlikeden uzaklaştır eline domatesi ver gitsin bir süre onunla oyalanabilir. Yanma tehlikesi olan yiyecekleri bir kenara al, hemen süpürge çıksın. Sonra kaldığın yerden devam et değil mi? Çocuk unsurunu devreden çıkarınca diğerleri zaten matah bir durum değil ki…

Gerilim filmlerindeki gibi müzik ve ses esas efekti, beklenen gergin mizanseni yaratıyor aslında. Bunun bizde ki karşılığı çocuk ağlaması veya mızırdanmasıdır. Ciddi bir zaman baskısı ve stres yaratıyor insanın üzerinde.

Herhangi bir işi, bir insana verip 5 dakikan var deyip gitmekle, tepesine dikilip ‘ hadi hadi hadi çabuk istiyorum istiyorum şimdiiii’ diye bağırırsanız aynı verimi alamazsınız elbette.
İşte böyle, yazdım iyi geldi, rahatladım. Daha neler göreceğiz bakalım, aslında bunlar sadece minik demolar. Bir sonrakine hazırlık. Annenin eğitimi, terbiye edilmesi bu. Çocuklarda ‘annenizi nasıl eğitirsiniz’ diye kitap yazsalar yeridir.