Sulu boya

Dolapta bekleyen suluboya paletini çıkardım. IKEA dan, şövale gibi bir tarafı kara tahta diğer yüzü beyaz tahta 4 ayaklı bir ahşap düzenek almıştık. Ona geçirilebilen rulo resim kağıdını da taktık salonda duruyor.

Minik bir bardağa, bir parmak su koyuyorum, ayrıca boyaları da ıslatıyorum. Her seferinde fırçayı suya batırmak zahmetli bir iş, benim için bile… Keyifli bir uğraş oldu onun için…

Özellikle yazmak istememin sebebi ise en kolay temizlenebilen boya olması. Gün geçtikçe kağıda boya yapmak sıradanlaştı herhalde arabalarını, sehpayı vs boyamaya kalkıştı. Kağıt havluyla bir müdahalede tertemiz oluyor. Parmak boyası gibi akışkan ve yoğun olmadığı için de etrafı batırması daha zor. Ayrıca üst baş da batmıyor. Pastel boyalar gibi eline kaptığı gibi bütün evi boyaması da ihtimal dışı, fırçanın üzerindeki boya ve su kadar kirletebilir.

Bir de suyu ortadan kaldırınca boya kuruyor. Haliyle güvenle ortalıkta bırakılabiliyor.

Reklamlar

Cumhuriyet Bayramı

Giyindim, bir ümit uyanır da Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına – fener alayına katılırız diye bekliyorum.

Hala uyuyor. Dün gece 1.00 de uyandı, sabah 6.30 a kadar ayaktaydık. Nedenini bilmiyorum ama uyku saatleri ciddi şaştı.

Balkona çıktım, aileler çocuklarıyla ellerinde bayraklar caddeye doğru yürüyor. Mahallenin çakır gözlü dedesi arkadaşlarıyla toplanmış, vaktiyle faça delikanlılarmış belli yürüyorlar… Uzaktan marş sesleri gelmeye başladı.

O coşkuyu yaşamasını isterdim. Geçen sene de katıldık ama bu sene onun için farklı olurdu diye hayal etmiştim…

Yağmur sonrası park kurulamak

Yağmurdan sonra hava güzel olsa da parkın keyfini doyasıya çıkaramıyoruz.

Elimde rulo kağıt havlu bir yandan park temizliğiyle uğraş diğer taraftan çocuğu kolla zor oluyordu.

Bugün gene parka gittik. Bu sefer yanımda ne kuru mendil, ne de kağıt havlu vardı. Bizimki de kaydırak tepesinde, ikazlarıma rağmen her an kayabilir…

Ben de çantadan çıkardım bebek bezini, temizledim. Çabuk emdiği için tek silişte kuruladı, hem de tek bezle bir de salıncak kuruladım.

Dışarıdan bakınca garip görünüyordur kuvvetle muhtemel ama ani kurtarışlar için ideal…

Yazarken düşündüm de, pek ekonomik olmaya da bilir tabii…

2 yaş oyuncakları (ben benimkinden yola çıkıyorum)

Arabalar, daha çok Eminönü alt geçitte satılan eski model arabaların minikleri. Çok çabuk parçalanıp kırılıyorlar ama en makbul olanı gene onlar…

Trenler ve rayları, IKEA nın tahtadan yapılmış, rayları kendi monte edebileceği kadar basit, lokomotif ve vagonları mıknatısla birbirini tutan bir seti var…

Yap boz, ahşap yap bozlar başlangıç için ideal. Karton olanların hakimiyeti zor oluyor. Ama alıştıktan 2li 3lü 5li az parçalı karton olanlar da epey oyalıyor.

Yürürken sürmek için bir el arabası, tek tekerlek, oyuncak puset… Yazın file içinde kova kürek takımı içinden çıkan kendi boyutuna uygun el arabasından pek memnun kaldık. Plastik taşıması da rahat. Kış geldi daha küçük bir modele geçtik. Baloncudan aldığımız bir bastona tutturulmuş içinde çıngırağı olan tek tekerlek. Gene plastik, sürekli pusete takılı duruyor. Kendi başına yürürken yola konsantre olmasını sağlıyor.

Buzdolabı mıknatısları, harf, rakam, hayvan, şekiller değişik gruplarda bulmak mümkün. Ben de yeni fark ettim büyük kırtasiye, oyuncakçı ve çocuk eşyası satan dükkanlarda bulmak mümkün…

Flüt, gerçi davuldan daha çok kafa şişiriyor ama müzik aşkına katlanıyoruz. Normal herhangi bir flüt olur. Mother Care dekileri tavsiye ederim daha az sesi çıkıyor. Delikleri yok, onun yerine flütün alt ucunda bir top var onu çekince içindeki çubuk yer değiştiriyor ve melodi de değişiyor. Anlatabildim mi bilmiyorum ama o iyi işte…

Bizde yok ama oyuncak mutfakları da seviyor, tencere tava yemek yapmaca, su içermiş, yemek yermiş gibi yapmaktan hoşlanıyoruz… Oyuncakçılardan satılan ahşap sebze, meyve, bıçak, pizza, sushi setleri bile var… Bizde IKEA dan kumaş, süngerden yapılmış sandviç malzemeleri yapmışlar ondan var. Yermiş gibi yapıp buruşturup, tshirt ün içine atıyoruz, yedim mideye gitti diyoruz.

2 yaşla gelen bağımsızlık

İki yaşla birlikte çocuk bağımsızlığını farkına varmaya başlarmış. Trouble two dedikleri de aslında bireyselleşmenin sancılarıymış.

Aynada kendini seyretmesi, kendini fark etmenin bir göstergesiymiş mesela.

Veya bezi bırakma da aynı şekilde artık büyümenin ilk adımlarıymış.

Nasıl bir dengeyse bu, anne olarak ben de daha yeni kendime dair ihtiyaçlarımı önemsemeye başladım. Saçımı kestirdim, kişisel gelişim seminerine katıldım, tekrar kendime günlük tutmaya başladım, hayatımla ilgili sorgulama başlattım, yeni dönem hedeflerimi araştırıyorum,kafamda projeler oluşmaya başladı gibi…

Tüm bunlar olurken kendime dönüşün belirtilerini de aslında yeni farkediyorum.

Okula alışmamızın da bunda etkisi büyük. İlk defa bugün okula bıraktım, ben gidiyorum dedim, o da görüşürüz dedi ve okuldan ayrıldım. 2 saat banka, erzak alışverişi vs gibi gündelik işleri büyük bir sükunet içinde hallettim. Hatta bir kahve bile içtim.

Alışma sürecinde okulun küçük olması ve grubunda sadece 5 kişi olmasının büyük faydası oldu. (2006, 2007 ve 2008 liler var sadece)

Küçükler, büyüklerin ağlamasından etkilenmesin diye büyük sınıflardan 1 ay sonra başlattılar bizimkileri. Daha 3 hafta oldu sanırım çocuklar gerçek yüzlerini ancak gösteriyorlar. Ebeveyn ve bakıcılar ayak altından çekilince onlar da, öğretmenler de rahatladı sanırım.

Artık neler yapıyorlarsa, oyunların dil gelişimine ciddi faydası oldu. Zamanları ve ekleri kullanmaya başladı. Sabah İngilizce öğretmeniyle karşılaştık, biliyorum Türkçe konuşabiliyor ben de ‘günaydın’ dedim, bizimki ‘hello’ diye el sallıyor. Camdan cama konuşan komşu teyzelere de hemen havadisleri verdi, ‘günaydın, Tuna okula gidiyor’ bilsinler tabii.

Bir tek resim konusu aklıma takılıyor şu aralar. Evde ve gymboree de düz kağıda resim yapıyordu. Burada şekillerin içini boyatıyorlar. Her gün, ellerinde bir örnek resimle çıkıyor hepsi. Eskiden çizdiklerini bir şeylere benzetmeye çalışırdı şimdi evde de sadece karalama yapıyor.

Çocuğa yaklaşım anlayışlarına kızdım açıkçası. Herhangi bir kurumun hatta anne babaların bile çocuklara ‘zaten bunu yapamaz, becerileri el vermez’ yaklaşımı beni sinirlendiriyor. Daha resim yapamazlar, kendilerini becerikli hissetmelerini sağlamak için de iç doldurma- karalama yaptırıyorlarmış.

Yaptıkları resimleri yorumlayamayanların ayıbı bu. Çocuk belki tren yaptı, göremiyorsan senin problemin, beceriksizsen çocuğa sor ne yaptın diye…

Basit bir örnek gibi görünüyor ama temeli güvene dayanıyor bence. Her şeyden önce karşılıklı güven gerekir. Çocuk bana ne kadar güveniyorsa, benim de ona o kadar güvenmem ve yapabileceğine inandığımı gösterip, fırsat vermem gerektiğine inanıyorum.

Sonuçta onların gözleri, becerileri daha terbiye edilmediği için bizden daha yaratıcılar. Bizler artık doğrular ve yanlışlarla kendimizi bir kalıba sokmuşuz, niye onları bizim kalıplarımızla kısıtlayalım ki?

Bu kaygım sadece bu kuruma has değil. Sonuçta yaşı henüz çok küçük ve güvenli bir ortamda olması ona zarar gelmeyeceğini bilmek içimi rahatlatıyor. Ama benim anlayışımın dışında bir muamele görmesi ve benim bunu değiştiremem de beni rahatsız ediyor. Ki bu daha hiç bir şey, devede pire bile değil… İleride nelerle karşılacak, hangi yeni sistemlere kobay olarak kullanılacak bu çocuklar kim bilir?

Sanırım bunlar da büyümenin sancıları artık annenin kontrolünden çıkıyor ve çevre faktörler çocuğun gelişiminde daha baskın rol oynuyor…

Mantarlı sebze sote

Küp küp doğranmış soğan, sarımsak, havuç, kabak, mantarı sırasıyla orta ateşte hiç su koymadan az zeytinyağında pişirdim.
Kuskus yanına garnitür olarak servis ettim. Gayet lezzetli ve sanırım besleyici de oldu. Ancak mantar hangi yaştan sonra verilebiliyor onu bilmiyorum. Okuduğum kadarıyla marketlerde satılan kültür mantarını kullanmakta bir sakınca yokmuş. Biz ilk defa 2 yaşında denedik. (doktora danışmakta fayda olabilir)

Evdeki protestocu – Her şeye HAYIR !

Yemek yiyelim ‘hayır’, masadan kalkalım ‘hayır’

Ellerimizi yıkayalım ‘hayır’, artık suyu kapatıyoruz ‘hayır’ …

Yatma zamanı artık yatağa, ‘hayır’, kalk artık çok uyudun ‘hayır’

Dışarı çıkalım ‘hayır’, eve girelim ‘hayır’

Bezini değiştirelim ‘hayır’,

Banyoya girelim ‘hayır’, banyodan çıkalım ‘hayır’

Ve bir de o bir şey istemeye görsün, sürekli söylediklerini tekrar ediyor…

O bu ne anne? Sarı anne, bak sarı, araba sarı anne, bak anne, sarı anne, sarı araba anne, çoğaman (kocaman) sarı araba, bak anne…

Su getir anne, anne su getir anne, anne su getir anne, anne su anne, anneeee su getir anne, su anne, getir anne, su getir anne…

Dışarı çıkalım anne, anne giy Tuna ayakkabı, anne dışarı anne, anne Tuna anne, git Tuna, anne kalk anne….

Hayır ve tekrarlar arasında ağzımdan çıkan lafların gerçekten bir önemi yok. Ne lafta ikna etmek mümkün, ne de onu susturmak… O sırada ne yaptığımın da bir önemi yok…

Konuştuklarımız ve yaptıklarımız aslında senkron değil.

Bir yandan hayırlar itirazlar diğer taraftan beraber banyoya gidiyor oluyoruz mesela… Dışarıdan bakılınca da kafa karıştırıcı oluyordur…

Veya benden bir şey istediğinde, dışarıdan bakılınca isteğiyle ilgilenmediğim sanılabilir. İlk su getir komutumu aldığımda kalkar mutfağa doğru yönelir bardağı getiririm ama bu süre 2,5 dakikaysa 2,5 dakika boyunca sürekli aynı lafı tekrar edebilir.

Yeni yeni araya ‘lütfen’ sokuşturmaya çalışıyorum. Tekrarları arasında ben de lütfen diyorum, recorder gibi çalıştığı için tek kelimeyi hemen alıp cümlesine sıkıştırıveriyor. Bu durumu avantajımıza çevirmeye çalışıyorum.

Ancak ‘hayır’lar konusunda henüz dahiyane bir fikir geliştiremedim.Yeter ki krize dönüşmesin, eninde sonunda yapılacak yapılıyor ama bu süreç ağlamalı olursa her ikimiz açısından da yorucu oluyor. Alışmaya başlıyorum, yaptıklarımız ve söylediklerimiz bir olmasa da güzel geçebiliyor günlerimiz.

Kendimizi bir kere sokağa attık mı gün rahat geçiyor. Sokakta protestoları nispeten daha az oluyor. Keza tekrarları da…

Bugün okul da rahat geçti. Ne yaptılarsa firar eden olmadı. Dört gözle ‘artık okulda beklemek zorunda değilsiniz’ demelerini bekliyorum. Haftada 3 gün, 2 saat uzun bir süre değil ama gene de güzel bir başlangıç…

Tost ekmeğine çoban salatası

Evde sebze yoktu, zaten pişmiş sebzeyle arası da yok.

Çok tahıllı tost ekmeği kızarttım. Üstüne tereyağı sürdüm.

Kuru soğanın ¼ nü kesip tuzla yoğurdum, ince ince kıyıp içine kabuksuz domates ve soyulmuş salatalık ekledim. Hepsi minicik kıyılmıştı.

Kızarmış ekmeğin üstüne yaydım. 6 tane kürdan dikip, enine dikine iki kere paralel kestim.Kokteyl aperatifi gibi sundum yani. Kürdanlı halini pastaya benzetti.
Yanına da tavuk schnitzel, onu da kesip koydum tabağa… Çatal ve kürdanla hepsini kendi yedi.

Üçleme – küşleme

Oldu mu her şey üst üste gelir ya…

Okula başladık. Aslında özel bir okulun bünyesinde oyun grubu demek daha doğru olur. Gymboree üyeliğimizin de bitmesine az kaldı, bir yandan onun da derslerine katılıyoruz.

Bizimki, Gymboree deki bir oyun dersinin ilk dakikasında, kurdukları saçma bir düzenek yüzünden düşüp alnını tahtaya çarptı. Neren acıyor demeye kalmadan, gözümün önünde alnının ortası mor bir balon gibi şişti. Hemen buz – soğuk kompres yaptık. (Alın çarpmalarında şişmesi iyiye alametmiş, şişmezse tehlikeliymiş.)

Aynı günün sabahı kahvaltı bile etmemişti zaten, çarpma sonrasında ağzına bir lokma koydu koymadı. Haliyle ertesi gün halsiz düştü. Ben de aldı bir panik. Bir de diş etleri kızarmış. Sanki renkli kırmızı bir şeker yemişte ağzının içi boyanmış gibiydi.

Doktora sorduk, azı dişi çıkartırken iltihap olmuştur, o da ön diş etlerine kadar gelmiştir. Diş etleri acıdığı için yiyemiyordur, yiyemediği için de halsizdir. Zamanla düzelir, çarpmayla alakası yoktur dedi. İçimize sular serpildi.

Üçüncü gün de her iki yanağından örümcek ısırdı (zannediyoruz). Yazık yavru kuşumun suratı yeşilli, kırmızılı, morlu şişli bir renk cümbüşü oldu.

İştahsız, halsiz üçüncü günün akşamı, evde sevdiği her çeşit yemek dururken, babasının dışarıdan ısmarladığı küşlemeye dadandı ve afiyetle yedi. Benim canıma minnet önemli olan açılıştır, kalsın bütün yemekler dedim… Gerçekten sağ olsun küşleme her gün artarak iştahımız yerine geldi.

Tüm bunlar olurken okula da devam ediyoruz, asıl heyecanımız buydu tabii unutuldu gitti. Bu bir hafta o kadar gerilmişim ki, kaşının üstünde gözün var dese biri patlayacağım. O da yeni okula denk geldi, olduk olmadık aksiliklere çıkıştım. Bir deliye çattık demişlerdir. Neyse bu da bir yerde iyi oldu. Şimdi benden çekindikleri için daha ilgili ve dikkatli davranıyorlar.