Babalara ikinci ağızdan öğütler

Kimsenin içinden nasıl bir anne/baba çıkacağı önceden kestirilemiyor. Çocuk olduktan sonra da bunu tartışma zemini kimi durumlarda yaratılamıyor.

Bunun üzerine, fikirlerimi destekleyen kaynakları eposta yoluyla iletmek cazip bir anlatım biçimi halini aldı.

Aşağıda, kaynak gösterdiğim ‘Çocuk Genç ve Aile Danışmanlık Merkezi, Ekip Norma Razon’un sayfasından alıntı iki makalenin sadece bizim için önemli gördüğüm bölümlerini yazıldığı gibi birebir ekliyorum …

…. Aslına bakarsanız iyi bir baba olmanın sırrı eşinizin iyi bir anne olmasına, iyi bir anne olmanın sırrı ise eşinizin iyi bir baba olmasına bağlıdır. Aile içindeki rollerin dengeli dağılımı ve çocuğunuz için uygun rol-modeller olmanız, ilerde benzer rolleri çocuklarınız üstlendiğinde sergileyecekleri tutum ve davranışları belirleyecektir. Bu bilginin doğruluğunda tereddüde düşüyorsanız eğer, çocukken babanızı veya annenizi eleştirdiğiniz pek çok davranışı bugün çocuklarınıza uygulayıp uygulamadığınızı bir düşünün isterseniz.

Aile içinde çocukları yoracak en önemli ilişki biçimi karmaşıklaşan rol dağılımlarıdır. Hiçbir zaman babalardan anne, annelerden baba olmaları beklenmemelidir. Zira her iki rol hem nitelik hem de nicelik olarak birbirinden farklı karakterlerdedir. Yardımlaşma ve destek olma, o kimliğe bürünme anlamına gelmemektedir.

Annelik yaratıcı tarafından onlara bahşedilmiş bir özelliktir. Ben meslek hayatım süresince istisnalar haricinde korku ve kaygı durumlarında “babaaa” diye ağlayan bir bebek görmedim. Bu durumlarda en emin yer annenin kanatlarının altıdır. Her ne kadar eşlerimize söylemesek de yemeğin en güzelini annemiz yapmıyor mu? Biz babalar bile başımız sıkıştığında, üzgün ya da kaygılı olduğumuzda ya uzaktaki anneye ya da yanı başımızdaki anneye başımızı yaslamıyor muyuz?

Ancak, babanın çocuğun bireysel, sosyal ve psikolojik gelişimine büyük katkıları olduğu ve bu katkının yaşam boyu süreceği de unutulmamalıdır.

Babanın erkeksi ve dış dünyayı temsil eden görüntüsü, çocuğun bireyselleşmesine, iç kontrol mekanizmalarını kullanmayı öğrenmesine ve dış dünya ile daha rahat iletişim kurmasına olanak verir, onu cesaretlendirir.

Özellikle babaların çocuklarıyla gireceği diyaloglarda onların özgüvenini sarsıcı nitelendirmelerden kaçınmaları gerekir. Çocukların fiziksel özellikleri ve duygusal zayıflıklarıyla ilgili olumsuz eleştiriler daha sonra kolay kolay geri getiremeyeceğiniz güven problemlerinin ortaya çıkmasına yol açabilmektedir.

Toplumsal normlarla dışa dönük olarak şekillendirilmiş yapısından dolayı babanın çocuğuyla kurduğu doyurucu ilişki, verdiği tepkiler, tutumlar ve davranışlar analitik düşünce yapısını, sözel becerilerini ve bunlara bağlı olarak akademik başarısını olumlu yönde etkiler.

Erkek çocukların babalarıyla daha rahat iletişim kurdukları ve etkileşim halinde oldukları söylenebilir. Bu görüşün kuvvet kazanmasının nedeni sosyal tutum ve faaliyetlerde benzer seçimlerin söz konusu olmasıdır. Baba ve erkek çocuk arasındaki sosyal etkileşim ve oynanan oyunların niteliğine bakıldığında daha saldırgan örüntülere rastlanabilmektedir. Bedensel yüksek efor gerektiren futbol, boks gibi sporların izlenmesi, güreş taklidi oyunlar oynanması ve rekabete dayalı faaliyetler baba-oğul tarafından daha çok tercih edilmektedir. Tüm bu faaliyetler sırasında erkek çocuklar maskulen tutum ve davranışları, rekabeti, yenmeyi ve yenilmeyi babayı örnek alarak öğrenirler.

Babanın yokluğu veya ilgisizliği çocukta çeşitli uyum davranış bozukluklarına yol açabilmektedir. Babaların çok çalışmak zorunda olması onlara yeterli vakti ayırmamanızı gerektirmez. Zira önemli olan onlarla geçirdiğiniz zamanın uzunluğu değil, kalitesidir. İşleriniz ne kadar yoğun ve önemli olursa olsun, hayatının son anını yaşayan bir kişinin “Hay Allah ! Daha bitirmem gereken bir sürü işim vardı.” diyeceğini sanmıyorum.

Hayatınızda yeterli ilgi ve sevgiye yer vermediğiniz takdirde, siz farkında bile olmadan hayatınız yine yanınızdan akıp gidecektir, ama içindekilerle birlikte…

İkinci makaleden alıntı:

…..Baba çocuk için sadece dış dünyayı simgeleyen bir imaj değildir, aynı zamanda güç, kuvvet ve kudret simgesidir. Özellikle annenin çalışmadığı ailelerde, ailenin refah ve huzurunu sağlayan, evin tüm ihtiyaçlarını karşılayan babadır. Baba otoritesinin egemen olduğu ailelerde de baba, her alanda bilgi sahibi olan, her konuda görüşü sorulan, her an danışılan, onayı alınmadan hiçbir iş yapılmayan kişidir. Herkes her şeyi babaya danışır, ama baba kimseye danışmak ihtiyacını duymaz. Baba istediğini, istediği zaman yapabilen tek aile bireyidir. Çocuğun gözünde bu kadar güçlü olan baba, hayranlık duyulan ancak çekinilmesi gereken bir modeldir. Babasını güçlü bulan, ona hayranlık duyan, bu arada babasından sevgi ve ilgi gören çocuk, babasından ürkmez, baba otoritesini benimser, babanın koyduğu kurallara uygun şekilde davranmayı öğrenir, kendi davranışlarını değerlendirmeyi başarır, kendini yargılamayı ve idare etmeyi öğrenir. Babasını güçlü bulan ancak ondan şefkat görmediği için ona yaklaşmaktan korkan çocuk ise, baba otoritesini kabullenmekte güçlük çeker, kurallara karşı gelir.

Güçlü ve sevgi dolu bir baba, çocuk için güven kaynağıdır. Güçlü fakat itici bir baba, çocuk için endişe ve korku kaynağıdır. Çocuğun vicdanının oluşumunda ve değer yargıları edinmesinde etkili olan baba, çocuğun hayranlık duyduğu kadar, zaman zaman varlığından rahatsızlık duyduğu bir imajdır. Babası evde iken çocuk, annenin gözünde ikinci plana atıldığından ve özgürlüğü kısıtlandığından, rahatsız olur. Özellikle erkek çocuk belli dönemlerde annesi ve babasını paylaşmaktan mutsuz olur, babasını rakip olarak görür; bir yandan babası ile özdeşleşmek isterken, öte yandan ona karşı koymak, ondan kurtulmak, ona kendini kabul ettirmek ihtiyacını duyar. Çocuğun yaşadığı bu duygulardan haberdar olan bir baba, onun bu çelişkili durumdan kurtulmasına yardımcı olur. İyi bir baba, çocuğun temel ihtiyaçlarını karşılarken ona sevgi, şefkat ve ilgi gösterir; duygularında ölçülü, dengeli ve kararlı olmayı becerir. Bu baba fırsat buldukça çocuğuna zaman ayırır; çocuğu ile iyi bir iletişim kurmanın yollarını arar, çocuğunu tanıyarak yetenek ve ilgilerini keşfederek onu belli faaliyetlere yönlendirmeye çalışır; boş zamanlarında çocuğu ile oyun oynar, kitap okur, dertleşir, belli konuları tartışır, gezi programları yapar.

İyi bir baba çocuğa evde belli haklar tanırken, belli sorumluluklar verir, evdeki bazı onarım çalışmalarında çocuğundan yardım alır, belli faaliyetleri çocuğu ile paylaşarak onu mutlu kılar. Çocuğunu mutlu kılan bir baba, baba -çocuk ilişkilerini olumlu bir şekilde kurma ve geliştirmede başarılı olan bir baba, çocuğu ile birlikte olmaktan mutluluk duyar. Dodson’a göre “Hiç kimse iyi baba olarak doğmaz. İyi baba olmak sabır, sevgi, araştırma ve bilgi işidir.” Yine Dodosan’a göre ” Bir erkek için duygusal yönden alacağı hiçbir ödül, çocuklarının doğdukları andan, yaşamı kendi başlarına yüklenecekleri çağa kadar, onları gereğince yetiştirebilmek kadar doyurucu olamaz.”

Artık çocuğunun gelişiminde etkin bir rol almak isteyen babaya, garip bir gözle bakıldığı devirler geride kalmıştır. Günümüzde babalar, çocuk bakımında da, eğitiminde de, en az anneler kadar başarılı olabileceklerini, birçok toplumda kanıtlamışlardır. O halde babalar çocukları dünyaya geldiği andan itibaren varlıklarını ve etkinliklerini onlara gösterebilmelidirler. Unutmamak gerekir ki, çocuğun beden ve ruh sağlığına sahip olabilmesi için bir anne, bir de baba modeline ihtiyacı vardır. Ne anne babanın yerini tutabilir, ne de baba anneninkini! Her birinin cinsiyetlerine uygun olarak yerine getirmekle yükümlü olduğu görevler farklıdır. Bu nedenle anne de, baba da, kendi payına düşen görevi üstlenmeli; çocuğun bakım ve eğitiminde birlikte rol almalıdırlar.

Reklamlar

Strese Giriş

Anneler arasında bugünün sohbet konusu, anaokullarında rekabeti motivasyon unsuru olarak kullanıp çocukları strese sokmalarıydı.

Tam da bunun üstüne aşağıdaki video bana mail olarak geldi. İşte eğitim sistemimizde eksik olan budur…

Kazanmak, birinci olmak, ilk bitirmek, en iyisini yapmak, en büyük, en hızlı, en çabuk olmak değil
neyse yaptıkları ondan zevk almaya ve öğrenmeye teşvik etmek esas alınmalıdır. (tabii bu benim kanaatim)

En çabuk yemeğini kim bitirecek? ellerini ilk kim yıkayacak? 10 a kadar kim sayacak? birinci kim olacak?
gibi sorularla çocukları yönlendirmek tabii ki çok daha kolay… Ancak bunu otorite bildikleri, sevip saydıkları sınıf öğretmenleri söyleyince yapamadıklarında strese girip, davranış bozuklukları gösterebiliyorlar. Her çocuğun dışa vurumu farklı oluyor.

Ki bu sadece benim takip edebildiğim boyutu, ilkokul, lise sınavlar ve sürekli değişen sistemlerle endişeli nesiller yetişmesi pek olası görünüyor.

Ben de diyorum ki; bütün bunların üstüne bu film seyredilesin feyzalınsın…

Not: Katalonya, Margatania F.C. 7 yaş altı futbol takımı, “minik takım” (l’equip petit) adlı 9 dakikalık bir kısa filmle anlatıldı.

İlk kez geçtiğimiz Haziran ayından paylaşılan filmin yapımcısı bunun bir kısa film olmadığını, yalnızca çocukların aileleriyle ve yakın dostlarla paylaşmak için hazırlandığını söylüyor. Ama filmi yüz binlerce kişi izledi ve daha şimdiden birkaç ödül aldı bile.

Sebzeli Yeşil Mercimek Köftesi

1 su bardağı yeşil mercimek
1 orta boy havuç
1 orta boy kuru soğan
1 pırasanın beyaz kısmı
¼ kereviz
Küçük bir tutam brokoli
0,5 çay kaşığı toz zencefil, Tuz, karabiber, kuru nane, kimyon
1 yumurtanın sarısı
2 tatlı kaşığı galeta unu

Mercimek, kaynadıktan sonra 15 dakika kadar haşlanır. Bütün sebzeler rendelenir, bir tatlı kaşığı zeytinyağında 5 dakika kadar kavrulur. Mercimek, yumurta, galeta unu ve sebzeler karıştırıp yoğrulur. Köfte şekli verilir.

Teflon tavada az yağda veya üstüne zeytinyağı sürülüp fırında pişirilir.

ÇOCUK VE BEBEK FOTOĞRAFI ÇEKİM İPUÇLARI – Arzu Arbak

Sevgili fotoğraf hocam, bizimkinin okul arkadaşının annesi Arzu Arbak’tan, çocuk
ve bebek fotoğraflarıyla ilgili birkaç ipucu vermesini rica ettim… O da eline üşenmedi, kırmadı
bize genel geçer tiyoları verdi…

Çocuklarımız…Onlar bizim için çok değerli. Büyürlerken zamanımızı onlarla
geçirmek ve büyüdüklerine şahit olmak sanırım en büyük mutluluğumuz.
Çocuklarımız çok çabuk büyüyorlar ve zaman geçtiğinde onlarla ilgili anılarımız,
küçük olduklarında çektiğimiz fotoğraflarla tekrardan canlanıyor. İşin doğrusu
onlar da küçükken nasıl olduklarını nelerle oynadıklarını nasıl bir odaları
olduğunu merak ediyorlar. Hem onlar hem de bizler için fotoğraflar önemli
belgeler, fotoğraflar belleğimiz, geçmişimiz…

Hepimiz fotoğraf çekiyoruz. Bazıları iyi bazıları vasat oluyor. Ama birkaç noktaya
dikkat ederseniz çocuklarınızın fotoğrafları daha etkili olabilir.

1- Bebeklerden başlayalım. Bebek fotoğraflarını çekmek nisbeten
daha kolaydır, çünkü fazla hareket etmezler. Onları tabii ki uyurken
çekebilirsiniz. Ama ebeveynleriyle iletişim halindeyken çekmek daha
etkili ve kalıcı olur. Bunu yaparken anne veya baba siyah bir kazak giyerse
ve bebek çıplaksa etki daha fazla olur. Bebek fotoğrafı çekerken flaş
kullanmayın. Pencereden tülün arkasından gelen ışık çekim için yeterlidir.

2- Çocuklar çok aktiftirler ve onları gerçekten çekmek çok zordur. Çekime
başlamadan once fotoğraf makinesini onlara tanıtın. Bırakın birkaç poz
onlar çeksinler. Müthiş eğleniyorlar. Daha sonradan onlarla iletişim
halinde olun ve kendi dünyalarının içine girmelerine izin verin ve en
kritik anda fotoğraflayabilmek için hazırda bekleyin. Gülerken, zıplarken,
bebeği ile konuşurken vs.

3- Çocuklarınızı arkadaşlarıyla veya diğer yakınlarıyla iletişim halindeyken
çekmek fotoğrafa dinamik bir etki kattığı gibi o fotoğraftan daha çok
hikaye çıkmasını sağlar.

4- Çocukları oyun oynarken çekmek daha kolaydır. Çünkü oyuncakla
ilgilidirler ve çoğu zaman sizi görmezler. Kadrajınıza yüzü almak zorunda
değilsiniz. Sadece elleri ve oyuncağı da kadrajlayarak etkili bir fotoğraf
çekebilirsiniz.

5- Olabildiğince yakın plan çekmek de etkili bir yöntemdir. Portre çekerken
(çocuk veya büyük) başın üst kısmından kesebilirsiniz. Veya başın
yan kısmından keserek kadraj oluşturabilirsiniz ama kulağı yarıdan
bölmemeye çalışın. Kadrajınızın büyük bir bölümünü çocuğunuzun başı
kaplasın.

6- Işık en önemli unsur. Eğer kapalı mekanda çekiyorsanız daha önce de
söylediğim gibi –eğer gündüzse- pencereden, tülün ardından gelen ışık
çok yumuşaktır ve fotoğrafınızı etkili kılar.

7- Gün ışığında fotoğraf çekecekseniz sabah ve akşam üzeri saatlerini tercih
edin. Bu saatlerde ışık daha yumuşak olduğundan portrelerinizde keskin,
sert gölgeler yeralmayacaktır.

8- Fotoğraflarınızı etkili kılan diğer bir unsur da fon seçiminizdir.
Çocuklarınızın fotoğrafını çekerken arka planın olabildiğince sade
olmasına dikkat edin. Fotoğrafta en önemli konu yavrunuz ve başka
bir nesnenin fotoğrafta öne çıkmasına ve görüntüyü bozmasına izin
vermeyin. Seçilen fon çocuğunuzun kıyafeti ile aynı veya benzer renk
olmasın. Eğer mümkünse çekerken fonun pastel renklerden oluşmasına
dikkat edin. Çocuk için en uygun renkler pastel yeşil ve pastel mavidir.

9- Çekim sırasında fokus gözlerde olmalıdır. Gözlerine yansıyan ışık
pencereleri gözlerinde gözüksün ki olabildiğince canlı ve etkili bir portre
elde edebilesiniz.

10- Portre genellikle dik kadraj çekilir. Ama her kural gibi bu da yıkılmak
içindir. Eğer yatay kadraj tercih ederseniz çocuğunuzu kadrajınızın 1/3
lik kısmına yerleştirin ve bakış yönünde boşluk olsun.

11- Olabildiğince çok çekim açısı deneyin. Bu fotoğraflarınızı farklılaştırır.
Ama kurallardan biri de portreyi göz hizasından çekmektir.

12- Diğer önemli bir konu da mekandır. Çocuklarınızı fotoğraflarken
bulunduğunuz mekanı içine alacak şekilde geniş bir açı kullanmak ileride
o fotoğrafa bakan için daha fazla şey ifade eder. Birkaç kare böyle geniş
açı fotoğrafınız olsun.

13- Fotoğraf çekerken biraz kondisyona ihtiyacınız var ama inanın bana çok
eğlenceli…Hadi ne duruyosunuz….

http://www.morvizor.com

Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi

İstanbul’un göbeğinde, daha doğrusu kelimenin tam anlamıyla otoyolun göbeğinde bir vaha… Çok tartıştık, yolun dibinde bunca emeğe yazık mı olmuş, yoksa bunca insanın yaşadığı bir yerleşimde hayat kurtaran, nefes aldıran bir şans mı diye…

http://www.ngbb.org.tr/tr/

Biz yağmurlu bir günde, sabah erken gittik, kimsecikler yoktu. Bizimkiler okulla daha önceden gezmişlerdi. Daha çok bize sürpriz oldu. O kadar geniş bir alan ki hepsini gezemedik, aynı yerleri iki üç defa döndük dolaştık 2 saatimizi aldı, gerisin geriye döndük.

Aslında, küçük bir piknik sepetiyle gitmek lazımmış, bilemedik. Piknik masaları var. İki sandviç, su meyve özellikle çocukla gidilecekse nerdeyse bütün gün orada geçirilebilir ama erzak lazım. Çocuk parkı gerçekten farklı ve oldukça eğlenceli. Onun dışında köprüler, tünellerden geçerek bahçeler arasında dolaşıldığı için onlar için de cazip. Ben botanik içeriğinden nasiplenemedim koşturmaktan, o yüzden fikir yürütemiyorum. Göletlerde ördekler, kazlar, koca bir alanda (kafes) tavus kuşları, tavuklar, horozlar vb diğer tarafta traktör bilemediğim yüzlerce çeşit bitki… Kazlara dikkat serbestler yanaşınca kovalamaya başlıyorlar. Tam çıkarken bir aile geldi, ellerindeki ekmekleri saçarak paçayı kurtardılar.

Sanırım çeşitliliği baharda görmek daha keyifli oluyordur. Ayrıca çocuklar için aktiviteler, bitki ressamları için, çiçek severlere kurslar vs düzenleniyor, takip etmek gerek. 7 70 e herkese hitap edebilecek rahat kurallı bir gezi alanı.

İstanbulla derdim var

İnsan gençken veya iş güç sahibi koştururken fark etmiyor. Ama çoluk çocuğa karışıp, ancak onunla gezmeye başlayınca önemini anlayabiliyor… Kalabalık ve yeşil alan kıtlığı, bırakın doğayı bizleri nasıl etkiliyor?

Kenter Tiyatrosunda bir çocuk oyununu gözüme kestirmiştim. Hala öğlen uykusu uyuduğumuz için, oyunun saati bize pek uygun değildi gerçi, ama şansımızı deneyelim istedim. Sabahtan kurtlarımızı döker, beraber bir yemek yer sonra keyifle seyre dalarız diye hayal etmiştim.

Harbiye Askeri Müzenin bahçesinde gezinip helikopter, tank, jet vb onları inceledik. Maçka parkına indik, sonra da Tunaman Çarşısı karşısındaki parka…

Askeri müze dışındaki alanlarda oyun oynarken gerildiğimi hissettim. Her ne kadar kirlenmek güzeldir felsefesini benimsemiş olsam da ellerinin yere değmesi, sonrasında dokunduğu her yer bana batmaya başladı. Kedi pisliği kokusu kaçma isteği uyandırdı. Halbuki Göztepe parkında veya Özgürlük parkında kir, yağmur çamur dahi olsa bakmam… Hatta kumlu parkların kedi tuvaleti olduğunun da farkındayım ama umursamam ıslak mendille sildikten sonra simidini eline alır yer…

Bende bir gariplik olduğunu hissettim. Bunun ‘karşı taraf’ psikolojisiyle de alakası yoktu.

Küçük bir ülke kadar büyümüş İstanbul’umda yeşil, bakir alan kalmamış nerdeyse… Onca insan, kedi, köpek, kuş, araba, çöp hep beraber nasıl sığabilir ki?

On bahçeye bir kedi pislese gübre dersin, bir bahçeye on kedi pisleyince pislik olur. Bu kedilerin suçu değil ki. Dar bir kaldırımda iki kişi karşılaşsa ‘ay lütfen siz buyurun’ diyebilir. Ama aynı kaldırımdan aynı anda 30 kişi geçmeye çalışırsa izdiham olur… Bu da o insanların suçu değil…

Bence medeniyet, medeni tutum; sıra beklemek, yol vermek, sözünü dinlemek vb. şahsa ait bir alan bırakılırsa sağlanabilir. Diğer türlü çocukluktan başlayarak baskıyla büyüyen bir nesilden bahsetmek gerekir. Dokunduğu yer bile sorun oluyorsa o çocuğun özgüvenli yetiştirebilecek bir anneden de bahsedemeyiz.

Çocuk dilediğince elleyebilmeli, bakabilmeli, deneyebilmeli… Bunun gibi alanlara ihtiyaç var. Sadece çocuklar için değil her yaştan herkes için hatta havada uçan kuş için bile gerekli…

Kış Tatili – Kayak

Bu kışın dağ tatilini, yılbaşından bir hafta önce gerçekleştirebildik. İstanbul’a yakınlığı sebebiyle Uludağ’ı tercih ettik. İnternet üzerinden araştırıp, biraz da şansı araya katarak bilmediğimiz bir oteli ve mekanı deneyelim istedik.

Monte Baia, lüksten kaçan, çocuklu bir anne olarak söylüyorum konforlu, ev rahatlığında, kullanışlı bir otel…

Özellikle çocukla gitmek için geçerli avantajları var. Sürekli açık olmaması ve televizyon seyrettirmenin de bir aktiviteden sayılması gibi eleştirilebilecek özellikleri olmasına rağmen bir mini club ı var. Mühim olan her zaman kişidir, mini club ta da bizimkiyle kafa dengi bir anaokulu öğretmenine denk geldik ve tahmin edilebileceği üzere kendimize de biraz vakit ayırabildik bu sayede.

Lobide, çocuklar koştururken kırabilecekleri devasa vazolar gibi gereksiz aksesuarlar yoktu. Çocuklar, kimseyi rahatsız etmeden toplanıp dilediklerince yakalamaca, saklambaç gibi oyun oynayabildiler…

Ve kızak kaymak için sadece kapıdan çıkmak yeterli oldu, bahçeye çıkar gibi rahatça bir içerde, bir dışarıdaydık… İçerde keyfimize göre koltuklara yayılabildik. Diğer gittiğimiz otellerdeki gibi; çocuk ve tonla kıyafeti, yedeğiyle beraber sırtlanıp sadece kızak yapmak için uzunca bir yol yürümek gerekmedi. Hele 3 yaş gibi tuvaletin ve bitmek bilmeyen isteklerin kritik önem taşıdığı bir yaştaki çocukla evet rahattı… Hop tuvalete, anne sıcak süt istiyorum, eldivenim ıslandı değiştirer misin? gibi taleplerle rahatça başa çıkabildim.

Kayak konusunda da kayak hocalarına danıştım… Genel geçer kanı şu: bir çocuğa kayak kaymayı ancak 6 yaşından sonra öğretebilirsin. Çünkü iç bas, omuz düşür, A yap gibi komutları uygulayamazlar… Ama ayağına uygun kayak ayakkabısı bulursanız her çocuk kayabilir… Fizyolojik açıklamasına giremeyeceğim ama kemikleri de henüz sertleşmediğinden sert kayak ayakkabısı giymeleri de sakıncalı olur dediler.

Mühim olan çocuk karla tanışsın, kayma mevhumu oluşsun sevsin… Bunu kızakla da sağlarsınız, önemli olan ÇOCUK İSTESİN… Mesela kayakları taktım, bizimkini kucağımda kaydırdım sevdi ama kayakları giymek istemedi. Hiç ısrar etmedim. Ama aynı ay doğumlu bir kız vardı, annesi anlatıyor barbie leri bile kayakçıymış, kayak kaymak istiyorum diye tuttururmuş işte onu da tutmamak gerek….

Uyanmak

‘Anneeee’

Yaklaşık 3,5 senedir onun sesiyle uyanıyorum. Aslında her gün başkalaşıyor sesi, kendisi gibi büyüyor ama ben bunu ancak bir sene evvelki videosunu seyrederken fark edebiliyorum.

Bu bir ‘günaydın’dan farklı. Beni güne, var olmaya çağırır.

Çünkü, sesini duymazdan az evvel ağırlığı olmayan başka diyarlarda geziniyor olurum. Kendi meselelerimle ilgidir bütün çevrem.

Çevrem, aslında renksiz fakat lezzetlerle doludur. Bunları da ancak ben bilirim, ben tanımlayabilirim.

Sanki;

buruk, ağzın içini dolduracak kadar yoğun, temas ettiği bütün organları sana fark ettirebilecek kadar kıvamlı
bir bardak kırmızı şaraptan aldığım ilk yudumdan

veya

yemeğe niyetlendiğim acılı, hindistancevizi soslu bir yemeğin iç gıcıklayıcı, huşu dolu ilk çatalından

ya da

aşk ile bakıp, içinin eridiği hayran olduğunun merhaba demek için sana elini uzattığı o andan
ayrılmak gibidir uyanmak…

O hazzı bırakmak istemem, isteyemem onlar bendir, benle ilgilidir. Bırakırsam gene ağırlaşacağımı bilirim. Gözlerimi açtığımda o ışık kaçar, kopar… Birden vücudum hacim bulur… Halbuki uyku çok hafiftir, vardır ama
yoktur, görürsün ama taşımazsın…

Kadifemsi karanlığıyla odama açarım gözlerimi ve daha kendini bulamamış, gücünü bilmeyen tecrübesiz ayaklarım yeri arar. Bulduklarımda anca uyanır bacaklarım. Yatak çok yüksek, ayağa katlığımda düşecekmişim gibi gelir, hala zayıfımdır.

Gerçeklerin şekil ve renklerine alışmak zaman almaz, ilk adımımdan sonra beni çağıran sese giderim. Artık onunla olmaktan mutluyumdur. Onun için güçlü, becerikli olmak bana ayrıca zevk verir. Hala ondan güçlüyken kucağıma almak ve havalara kaldırmanın tatminini yaşarım. İşte güne böyle başlarım…