Çocuk Aile Kamp Yoga ?

Çizgi Çocuk Facebook ta eklenmiş bir link, enteresan olabilir…

Alıntı:

http://patikayolculari.wordpress.com/2012/03/11/cocuklu-ailelerle-haziran-kampi-2012/

Çocuklu Ailelerle Haziran Kampı – 2012

Üç ve altı yaş grubundaki çocuklu aileler için 16 – 23 Haziranda PATİKA’da bir dinlence…

Büyük şehirlerde, teknolojiyle örülü, cansız hayatlar süren anne babalar! Biraz uzaklaşıp çocuklarınız ile PATİKA’ da doğanın kucağında, sakin, üretken bir dinlenceye ne dersiniz? Bu dinlencede, çocuklarımız ve kendimiz için hızlı modern yaşamın içinde yapabileceğiniz değişiklikleri öğrenebilir, sabahları yoga derslerine katılabilir, çocuklarınız için oyuncaklar üretebilir, ekmek yapabilir, öğlenden sonra çamların arasından yürüyerek Faralya Koyun’da denize girebilirsiniz. Çocuklarınızın okul öncesinde elleri gözleridir ve doğal hareket etmeye teşvik edilmeleri gerekir. Gelin, bedene ve ruha şifa niyetine kurulan, hoş sohbetli soframızı birlikte paylaşalım , çocuklarımız ve kendimiz için yaşamımızda farklı seçeneklerimizin olduğunu birlikte keşfedelim.

Patika’da yapılacak olan bu kampta Meral Geylani Waldorf eğitim pedagojisini yansıtan çalışmalarını sizinle paylaşacak. Birlikte örgü oyuncaklar örüp tahta oyun malzemeleri yapılacak, şarkılar söylenecek. Sabah yoga derslerinin dışında, ekolojik yaşamla ilgili sohbetler yapılıp, patika projesinin gelişimine katkıda bulunan permakültür hakkında bilgi verilecek.

Baharda Şehir Gezintisi Eskişehir

Fırsat varken,

yeni bir şehri keşfetmek için ne yazın kavuran sıcağı, ne de kışın keskin soğuğu en güzeli ılık ilkbahar…

Eskişehir dikkatimi ilk, Eskişehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’in bir röportajıyla çekti. Lafları birebir hatırlamasam da kabaca şöyle diyordu; ‘Üniversitenin elbette şehrin kalkınmasındaki rolü büyük ancak halkı da buna destek oldu diyordu. Çünkü bunlar genç, delikanlı adı üstünde kanı deli ve Eskişehir halkı onları hoş görmeyi bildi.’ Nedense ben özellikle bu söyleminden çok etkilendim ve yaptıklarını merak ettim.

Ve sonunda ılık bir ilkbahar gezisinde Eskişehir ile tanışma şansımız oldu. Ve söylenen, fotoğrafı çıkan her şey gerçekmiş abartılmamış. Bir şehir bu şekilde kendi başına da kalkınabilirmiş. Çok etkilendim.

Parkların büyük olmasından veya suni kumlu deniz efekti olan dere havuzundan çok bunlara herkesin kolay ulaşabilmesinden, şehirde heykel ve çeşme görmenin olağan olmasından, çocuklara birey muamelesi yapılmasından, çocuk tiyatrosundaki oyunun basit ve yaratıcı olmasından, sokakta bir hayat olmasından çok etkilendim. Gerçekten insan orda evine giremez ki…

Son akşamın gün batımını Eskişehir’e tepeden bakan Şelale Parktan seyrettik. Hava kararmasına rağmen pencerelerde tek tük hayat belirtisi vardı. Bizimki, yaşıtı bir çocuk Yusuf’la oynuyordu. Annesi yapmış alışverişini, pusette ikinci bebeği, gene pusetli bir arkadaşıyla beraber, akşam 7… Rahatlar, telaşları yok, Yusuf yuvadan sonra parka oynamaya geliyormuş… Çünkü tramvay her yere gidiyor, trafik derdi yok. Mesafeler kısa, şehir düz, imkanlar ulaşılabilir… (gerçi tepeye tramvay gelmiyordu ve şehrin düz kısmında değildik ama lafın gelişi işte)

Bizimkine sorsan bir şehir gezisinden ne beklersin diye ve cevap verse trene, tramvaya, korsan gemisine binmek ve kepçe kullanmak isterim derdi. Nedense bunları Eskişehir’de bulabildik, ya dilekleri yerine gelsin diye oraya periler bizden önce uğradı ya da bu insanlar her ne yapıyorlarsa çalışıp yapıyorlar.

‘Bilim Sanat ve Kültür Parkı’ ismi sıkıcı olsa da, çocukluysanız ve de özellikle yurt dışına gitme imkanınız yoksa sadece burası için bile Eskişehir’e gidilir. (400 bin metre karelik bir alan içinde öyle kocaman yani) İşte burada korsan gemisiydi, trendi, masal şatosuydu, bilim deney merkezi, uzay evi ve envai çeşit timsah, dinozor, mamut vb kaydıraklar, yok suyun kaldırma kuvvetiyle ilgili deneysel düzenekler yani neler neler… Ve parka girmek ücretsiz ve trene binmek de ve tüm oyuncakları kullanmak da ama korsan gemisi ücretli yetişkin 1 Türk Lirası ama otopark da 1 Türk Lirası… İstanbul’da olsa sadece çok kalabalık olmasın diye en az 10 Lira olur. Mesela Caddebostan Sahil Halk Plajı girişi 10 Liraydı (galiba şezlong dahil)…

Tabii bir dahi ki sefere Eskişehir’e çocuksuz sadece gece hayatı için gitmek isterim. Anlatacak bir sürü yönü, yeri, mahallesi, başarısı, etkinliği var bu şehrin. Neticeyi kelam Helal olsun hem Eskişehirliye, hem orada okuyan gençlere ve özellikle Yılmaz Büyükerşen’e…

Kış Tatili – Kayak

Bu kışın dağ tatilini, yılbaşından bir hafta önce gerçekleştirebildik. İstanbul’a yakınlığı sebebiyle Uludağ’ı tercih ettik. İnternet üzerinden araştırıp, biraz da şansı araya katarak bilmediğimiz bir oteli ve mekanı deneyelim istedik.

Monte Baia, lüksten kaçan, çocuklu bir anne olarak söylüyorum konforlu, ev rahatlığında, kullanışlı bir otel…

Özellikle çocukla gitmek için geçerli avantajları var. Sürekli açık olmaması ve televizyon seyrettirmenin de bir aktiviteden sayılması gibi eleştirilebilecek özellikleri olmasına rağmen bir mini club ı var. Mühim olan her zaman kişidir, mini club ta da bizimkiyle kafa dengi bir anaokulu öğretmenine denk geldik ve tahmin edilebileceği üzere kendimize de biraz vakit ayırabildik bu sayede.

Lobide, çocuklar koştururken kırabilecekleri devasa vazolar gibi gereksiz aksesuarlar yoktu. Çocuklar, kimseyi rahatsız etmeden toplanıp dilediklerince yakalamaca, saklambaç gibi oyun oynayabildiler…

Ve kızak kaymak için sadece kapıdan çıkmak yeterli oldu, bahçeye çıkar gibi rahatça bir içerde, bir dışarıdaydık… İçerde keyfimize göre koltuklara yayılabildik. Diğer gittiğimiz otellerdeki gibi; çocuk ve tonla kıyafeti, yedeğiyle beraber sırtlanıp sadece kızak yapmak için uzunca bir yol yürümek gerekmedi. Hele 3 yaş gibi tuvaletin ve bitmek bilmeyen isteklerin kritik önem taşıdığı bir yaştaki çocukla evet rahattı… Hop tuvalete, anne sıcak süt istiyorum, eldivenim ıslandı değiştirer misin? gibi taleplerle rahatça başa çıkabildim.

Kayak konusunda da kayak hocalarına danıştım… Genel geçer kanı şu: bir çocuğa kayak kaymayı ancak 6 yaşından sonra öğretebilirsin. Çünkü iç bas, omuz düşür, A yap gibi komutları uygulayamazlar… Ama ayağına uygun kayak ayakkabısı bulursanız her çocuk kayabilir… Fizyolojik açıklamasına giremeyeceğim ama kemikleri de henüz sertleşmediğinden sert kayak ayakkabısı giymeleri de sakıncalı olur dediler.

Mühim olan çocuk karla tanışsın, kayma mevhumu oluşsun sevsin… Bunu kızakla da sağlarsınız, önemli olan ÇOCUK İSTESİN… Mesela kayakları taktım, bizimkini kucağımda kaydırdım sevdi ama kayakları giymek istemedi. Hiç ısrar etmedim. Ama aynı ay doğumlu bir kız vardı, annesi anlatıyor barbie leri bile kayakçıymış, kayak kaymak istiyorum diye tuttururmuş işte onu da tutmamak gerek….

Evde ne yaparız, sıcaklardan nasıl kurtuluruz derken yolumuz Foça’ya düştü

(Foçalı) Bir arkadaşım yaz tatilini geçirmek üzere kocası, çocuğu annelerine gitti. Gittiklerinden beri de, ‘ne işiniz var sıcaklarda İstanbul’da, atlayın gelin’ diyordu. Çocukla tek başına yolculuk ve tatilin zor olacağını düşündüğüm için de heveslensem de yeltenmemiştim. Anneme hayıflandım, o da bize eşlik etmeyi teklif etti. Vakit kaybetmeden atladık uçağa gittik.

Ben lise çağlarındayken maaile giderdik, ama uzun zamandır yolumuz düşmemişti. Tesadüf Rock Festivali de varmış. Epey kalabalıktı. Buna rağmen kimse kimseyle burun buruna değildi.

Sahil boyunca iskeleler kurmuşlar, Eski Foça’nın her yerinden denize girilebiliyor, büyük avantaj oldu bize de. İskeleden ayağı basmadan denize girmekten pek hoşlandı. Garantili olsun diye bir de simit taktık, denizde özgürlüğünü ilan etti, kendi başına yüzmeye başladı.

Diğer sayfiye yerleri gibi, sahil şeridi oteller tarafından parsellenmediği için de her yer senin, ufkun geniş ve o kısıtlanmış, hapsedilmiş duygusu olmuyor. Biz gitmeyeli beri bir turisti bile evinde hissettiren, davetkâr bir tatil kasabası olmuş.

Kent merkezinde (Büyük deniz tarafında) Liberty diye bir apart otelde kaldık (küçük, kendi halinde, temiz bir aile işletmesi). Kaldığımız odanın, minik bir mutfağı, büyükçe gölgelik balkonu, bir yatak odası, bir salonu vardı. Rahatça yerleştik, kolayca bir ev düzeni kurduk. Hemen karşısındaki muhtelif iskelelerden denize girdik. Bir de merkeze yakın olunca, Foçalılarla da iki muhabbet, bir sohbet derken, biz de bir haftalığına Foçalı olduk. İstanbul’daki hayatıma nazaran epey sosyalleştik. Hal böyle olunca, tatilin tek odağı çocuk olmaktan çıktı, o da rahat etti biz de.

Anneyle (anneanne) tatile gitmenin nimetlerinden de faydalandık. Pratik lezzetli yemekler, hızlı çözümler, çay saatleri filan kendi başıma üşendiğim her türlü konforu sağladı bize. Akşamları, çay içelim bahanesiyle kasaba kahvesinde oturup kız muhabbeti yaptık. Bir tek sahilde çekirdek çıtlamadığımız kaldı…

Tatil gereği bir sağlık sorunumuz da oldu elbet, adet yerini buldu. Bir hafta süreyle kakasıyla kan geldi. İstanbul’a dönünce hemen bir çocuk cerrahına göründük. Kabızlık nedeniyle çatlama olmuş, ben de gördüm nasıl olduysa bıçakla kesilmiş gibi. Aman geçer ne olacak ki dedik, ama kulağıma küpe olan şu, kan varsa illaki doktora bir görünmek lazımmış. Gene de şükür önemli bir şey değilmiş.

Ayağımızın tozuyla bir de düğüne katıldık.

Bunlar yaptıklarımız, bir de yaşadıklarım var… Anne hissettim kendimi, o teyzeler vardır ya hani…

Foçalının kuzeni vardı, biz üniversitedeyken o daha 7 8 yaşlarındaydı. O da rock festivaline gelmiş arkadaşlarıyla, bıçkın üniversiteli bir delikanlı olmuş. Uzun zamandır da görüşmüyorduk pek sevindim, gene yanaklarını sıkıştırasım geldi. Ama çocuk ne hatırlasın o zamanları, onun için aynı şey değil tabii. Bir an duraksadım, annenin arkadaşları gelir de, ‘aman da ne kadar büyümüşsün…’ vık vık anlatırlar sen de durursun, bana da ondan oldu, o teyze oldum ben…

Keza düğünde de, nikahtan sonra alkış, sonrasında sessizlik tebrikler filan, benimki oradan bağırıyor ‘anni bi daha’…. tam bir sohbet açılıyor benimki tabana kuvvet arazi, ben de peşinden. Süslü püslü yanımda sırt çantası içinden poşet çıkıyor yemek yediriyorum. Yok ayakta altını değiştiriyorum… Kokteylde, hoş tebessümlerle edepli sohbetler edilirken,’kapattık kardeşim’ dercesine biz elimizde süpürge mekanı temizliyoruz…

Sonun da ben de elinde poşeti, poşetinde yemeği, bankta oturup çekirdek çitleyen teyze oldum 🙂

Tatil olur da, çocuk hasta olmaz mı?

Domateslerin olmasını beklemedik, biz olmuşların yanına gittik. Ama dönüp baktık ki İstanbul’dan çok açılmışız. Dönüşümüz nasıl olacak, hastalık üstüne bir de o kadar uzun bir araba yolculuğunu nasıl kaldıracağız bakalım!

Tatilimiz bitiyor, son günündeyiz. Marmaris Datça arasında Bördübet (Korsanların değimiyle kuş yatağının Türkçeleştirilmiş hali), dere kenarında vaha gibi bir yerde seyahatimizi noktalıyoruz. Bundan ötesi olmaz dedik. Zaten çocukla yapılmayacaklar listesini de tamamladık sanırım.

Bodrum’dan ayrılırken bir arkadaşlara uğradık. Kaldıkları yerde de bir havuz varmış. Babası ve diğerleriyle yalnız kaldığı bir anda olduğu gibi, bezi, ayakkabısı filan çocuk havuzuna atlamış bizimki. Sonrasında çıkarmak ne mümkün! Bütün gün oynadı ve şifayı kaptı. (En azından bence öyle)

Datça’da muhteşem koylar var, her taraf bük, Ovabükü, palamutbükü, o bükü bu bükü… Ama yollarda büklüm büklüm. İlk kusmalarla başladı. Dedik araba tuttu, sonra zehirlendi. Ertesi gün ateşi de yükseldi. Sağolsun Özdemir Pansiyon (Mesudiye Köyü, Datça) Ailesi, evlatları gibi baktılar bize. Büklüm büklüm yollarda, kusa kusa hastanelere taşındık. Kan tahlilleri vs enfenksiyon kapmış, bir yandan da azı dişi çıkartıyor.

Çocuklu tatil notlarından en mühimlerini burada öğrendim;

Tedbiri elden bırakmamak adına; tatil mekanını, mümkünse doktor ve hastaneye yakın olan yerler tercih etmek yerinde olur. Arabayla uzun ve sık seyahat etmek çocuğu yıpratır. Üstüne bir de feribot veya tekne daha da beter edermiş.

Yola çıkmadan doktorundan ilaç listesi istenmeli ve bavula konması unutulmamalı. En önemlisi de derece!

Ateşliyken süt kustururmuş. Yoğurt da verilmezmiş. Ama ishalken ikisi de iyi gelirmiş. (bu bizim durumda öyle oldu en azından, her durumda kendi doktoruna sormak da fayda var)

Tülbent gene çok işe yaradı. Arabada kusmuk temizlemek, ateş düşürmek için ıslatıp vücuduna tutmak vs… Hastalanalı nerdeyse bir hafta oluyor. Kusma, ateş, iştahsızlık, üstüne ishal ama ısrarla yollardayız. Bir ara kendimi akıl, fikir dilenirken buldum.

Hasta olduğu için de yemek yemiyor. İştahsız çocuk bakmak gerçekten de zor işmiş. Bir yandan anne vicdanı bu sızlıyor, diğer taraftan sürekli aynı terane insanın sinirleri zıplıyor, etraf batıyor, sürekli farklı şeyler denemek de cabası. En azından kendim pişirmiyordum, ama şipariş edilen atılmasın diye kalanları ben yedim, lapa, makarna yemekten gına geldi.

Artık yavaştan neşesi yerine geldi ya, içimize sular serpildi, rahatladık (şöyle güçlü bir duygudan bahsediyorum ama uygun lafı bulamadım).

İki gündür bostana dalıyoruz. Bursa’da çiçeklerini gördüğümüz domates fidanları, Bodrum’da minik yeşil toplardı. Burada kıpkırmızı domatesler oldular. Ağacından dut, limon, fidanından biber, domates, salatalık koparıp yedik.

Bizi gezdiren 5 yaşındaki Hasan bir ara otlara daldı, hop bizimkide koparıp yiyor. Ne olduğunu anlayamadan lüpletti. Meğersem semizotuymuş. Çıkışımızda bütün suratı boyanmış, üstü domates çekirdekleri, toprak içindeydi. Sanırım artık iştahı da yerine geliyor…

Hastalık yüzünden Bördübet’in hakkını vererek yazamadım artık onu da İstanbul’da tamamlarım…

Ovabükü-Mesudiye Köyü-Datça

Tatil köyü maceramızı da bitirdik. Gene bavullar toplandı, arabaya binildi. Toparlanırken, bizimki büyük yatakta uyuyakaldı. Şunu da aldık mı, bir şey unuttuk mu diye odadan çıkıyorduk da aklımıza geldi. Odada uyuyan çocuğumuzu unuturmuşuz diye epey bir güldük, çünkü puseti aldım da, içinin boş olduğunu görünce anca yatağa döndüm.

Neyse, Bodrum’dan 10-15 arabalık mini bir feribotla, 2 saatte Datça’ya geldik. Daha önce üçümüzün de hiç görmediği Mesudiye Köyü’nden, internet üzerinden bir pansiyona (Özdemir Pansiyon) rezervasyon yaptırdık.

Feribot yolculuğu biraz zorlu geçti. Parmaklıklar bir çocuğun etrafta rahatça dolabileceği kadar güvenli değildi. Gerçi iç mekânı geniş, oturacak bir sürü boş yer olmasına rağmen bizim sıpa dışarıda yürümek istedi. Benden sadece kucak izni çıkınca gerildik. Her halükarda 4 saatlik bir araba yolculuğuna kıyaslarsak güzel bir deniz havası aldık deyip geçiştirmeyi tercih ederim.

Burada dağların da, denizin de ayrı bir coşkusu var. Dik yamaçlı dağlar, bulutlarla dehşet bir ışık oyunu yapıyor. Akşamüstü, feribot limana yaklaşırken deniz kabarmış, rüzgâr dellenmişti. Karaya ayak basınca gerginliğimiz dindi, rahatladık. Bizim sıpa feribottan inen arabalara değnekçilik yaptı. Yola çıktık ve doğa bizi karşıladı.

Kaldığımız pansiyon, küçük bir aile işletmesi olmasına rağmen, odalar diğer kaldığımız yerlerdeki kadar konforlu ve temiz. Düzayak, önünde lokantası, arada toprak yol ve koy boyunca çakıl kumsal. Mekâna oranla ortam çok tenha. Ne duvar var, ne bariyer. Dalga sesi, guguk kuşları ve cırcır böcekleri, bir de aklına estikçe öten bir horoz.

Kafa dinlemek ve dinlenmek için birebir. Çocuk peşinde koşturma derdi yok, alan geniş, temiz ve güvenli. Bizimki, mekân sahibinin köpeği ve 6 yaşındaki kızlarıyla takılıyor; biz ise masa başına kurulmuş gazete okuyup, kahvelerimizi yudumluyoruz.

Gene bir ders çıkarmam gerekirse, çocuğun kendine güveni, güvenli mekânda ortaya çıkıyor. Tam da ‘kendim yapıcam yaşı’. O da şaşırdı, peşimden koşan, tepemde dikilen yok, hayır yapma, gelme, gitme yok. Bundan büyük bir özgürlük, mutluluk var mı onun için? Aslında önemli bir detay daha var; ‘üçümüz beraberiz’.

Sonunda esas tatil mekanımıza ulaştık. Bodrum Torba

Bahar geldiğinde yaz tatili promosyonları boy göstermeye başlamıştı. Hiç âdetimiz olmamasına rağmen, kafamızı dinlemek, program yapmakla uğraşmamak ve kendimizi de, çocuğumuzu da zora sokmamak adına ‘tatil köyü’ konseptini deneyelim dedik ve rezervasyon yaptırdık.

Kanımız kurtlu, gene dayanamayıp arabayla erkenden yola koyulduk. Sadece Bodrum’da yapacağımız tatil köyü programı belliydi. Birkaç gün arayla, 3-5 saatlik araba yolcuğu yaparak, farklı şehirlerde konaklaya konaklaya buraya kadar ulaştık.

İki katlı sevimli evciklerden oluşan, oldukça güzel düzenlenmiş, doğal bitki örtüsü korunmuş, itinayla süslenmiş, geniş alana yayılmış ve özellikle o ürkütücü otel görünümü yok.

Kamp, pansiyon, ev ziyaretlerimiz arasında, en kolay tatil yapabileceğimiz yerin burası olacağını öngörmüştüm, ama yanılmışım. Tatil köyü, tahmin ettiğim gibi daha fazla güvence ve daha az iş yükü getirmiyormuş. Aksine kalabalık ve fazla uyaran bizimkinin huyunu değiştirdi.

Kamptayken bir hanım ‘siz yurtdışından mı geldiniz, genelde böyle uyumlu olmuyor bizimkiler’ gibi bir yorumda bulundu. Kadının pedagog olduğunu öğrendikten sonra azıcık da olsa koltuklarımız kabarmıştı…

Ama buraya geldik, bir anda değişti. Yemek masasında durmaz, olduk olmadık ağlar, istemediği olunca mızmızlanır huysuz bir çocuk oldu çıktı. Zorlayıcı saatler, kalabalık ve çok fazla uyaranın olması sanırım bizi olduğu kadar onu da yordu.

Miniklere disko ve mini club gibi keyifli ve güzel vakit geçirebilecekleri olanakları da var aslında. Burası çocuklar düşünülerek düzenlenmiş, bizim dışımızda değişik yaş grubundan bir sürü çoluk çocuk var, herkes de halinden memnun görünüyor. Biraz da bendeki önyargıdan kaynaklanıyor sanırım.

Kaldığımız süre içerisinde kendimizi rahat ettirmenin birkaç yolunu buldum.

Açık büfe yemeklere öncü birlik olarak gitmek benim görevim oldu. Yemesi muhtemel şeyleri toplayıp, masayı boş tabaklarla hazırladım. Mama sandalyesine oturtunca etrafta dolanma meselesi de çözüldü. Önüne taksit taksit az miktarda, az çeşit koyunca yemek meselesi biraz daha oturdu. Veya odaya tabak hazırlayıp götürdüm.

Mümkün olduğunca kalabalıktan uzak durduk. Malum her şey saatli, kumsala ya çok erken ya da herkes çıkarken gittik.

Hastalık kapar endişesiyle eğlence havuzlarından uzak durduk. Sıcak saatlerde bahçe de, ‘mini club’ parkta geçirdik filan…

Netice de çalışanların müşteri memnuniyeti konusundaki hassasiyeti, çocukla ilgili taleplerimizi geri çevirmemeleri, el üstünde tutuluyorum hissi yarattı.
Tatil köyü seven çocuklular için Voyage Torba iyi bir alternatif. Diğer taraftan kendi halinde küçük işletmeler de var, orada da çocukla gayet güzel tatil yapılabiliyor.

Bir ilk yaşandı, yemek yerken uyuyakaldı. Bodrum Akyarlar

Bodrum’a geçtik, asıl rezervasyonumuza daha var. Geçen sene keşfettiğimiz Akyarlar, Meteor Beach’e geldik.

Odaları yenilemişler, plajı genişletmişler, gelen giden artmış ama gene keyifli. Buranın en büyük lüksü odanın önü çim ve hemen dibinde kumsal başlıyor olması. Otel kalabalığı yok, her çeşitten insan var. Özellikle yaşlılar ve çocuklular ağırlıkta. Denizi kum ve çok sığ. Gerçi iki kulaç atınca taşlık ve derinleşiyor. Her nabza göre şerbet veriyor yani.

Günü birlik gelen çok ama onlar da ancak öğlen 12 gibi gelmeye başlıyor. Bizim uyku saatimize denk geliyor zaten. Akşamüstü de 6 gibi gidiyorlar. Sabahları, 60 yaş ve üstü bir grup sabah jimnastiğine kumsal da toplanıyor, son fasılları halka olup esneme hareketleri eşliğinde kahkaha terapisi. Uzaktan izleyen biri olarak bana bile iyi geliyor. Sabah güne iyi başlıyor insan. Köpekliler de girebiliyor, çocuklu ve köpekliler için ideal. Çocukları da rahatsız etmiyorlar, hepsi tasmalı…

Burada benim açımdan en büyük kolaylık eşya taşıma derdi olmaması. Odanın önündeki çimlik ve ağaçlık alana iki şezlong çek, oyuncakları ve havluları yay bir daha da kalkma, sürekli bir toplanma derdi olmuyor. Her şey elinin altında, duştur, uykudur, kıyafet değiştirmek mi gerekti oda yanı başında.

Böyle olunca, çocuk da rahat ediyor, dilediği gibi koşturup oynuyor, istediği gibi kumluk, çimlik deniz… Mekân enine, kumsal boyunca geniş, haliyle çocuk takibi de kolay oluyor.

Gözünü sevdiğim yaz tatili, çocuktaki enerjiyi emiyor resmen. Deniz, güneş, kum, özgürlük, çıplaklık…

Bugün kaka da biraz gecikme yaşandı, haliyle uykusu da rötara uğradı. Yemek saati geldi diye gittik lokantaya, yemek yerken gözleri kaydı, koltukta kaykılmaya başladı, ben de kucağıma aldım. Baba nerde filan derken uyuyakaldı. Mucize gibiydi.

Bütün gün açık hava da koşturmaktan uyku ve yemek yemek garantili… Bir tek yerleştiğimiz ilk gece sıkıntı yaşıyoruz. 3, 4 saat bile olsa araba yolculuğu sersem ediyor, bir de alışma evresi gerekiyor.

3 gün de burada geçirdik, yarın yeni bir yere geçiyoruz. Seferiyiz gene…

Anne kural koyucu, baba oyun kurucu

Tatil rolleri de oturdu. Buna bağlı olarak ilişkiler de şekil değiştirmeye başladı. Baba İstanbul’daki günlük rutinimiz de yoktu. Tatil baba oğul ilişkisinin kuvvetlenmesi için yoğun bir ortam sağladı.

Anne ihtiyaçlara bakan, zamanı ayarlayan, kural koyan; baba ise boş zamanları değerlendiren, başıboş gezintilere müdahale etmeden eşlik eden, oyun kuran oldu.

Haliyle uykusu gelip, karnı acıktığında veya susadığında anne, diğer tüm zamanlarda babacı oluverdi. Benimle kuralların delinemediğini, hayırsa vazgeçiremeyeceğini bildiği için, mesela yemek ortasında hadi baba oynayalım, dolanalım diye ona yanaştı.

Bu durum şu güne kadar canımı sıkmadı, çünkü kendime ayıracak, ayaklarımı iki uzatabileceğim bir zaman araladı bana. Ancak yalnız geçirdiğimiz anne oğul ilişkimizi özledim, aşkımızı geri istedim.

İstanbul’a geri dönüp babası gene çalışmaya başladığında biraz sancısını çekeriz sonrasında toparlanır diye umut ediyorum.

Ne kadar dil döksem de babanın tavrını değiştiremeyeceğimi de gördüm. Biraz da görüşememenin verdiği vicdan azabıyla kural delici ve onun isteklerine doğrultusunda davranıyor sanırım. Tatil, benim de kurallarımı epeyce gevşetti aslında.

Diğer bir taraftan gerçekten saatler birbirini kovalıyor, sürekli bir hareket ve iş hali var aslında. Fiziksel olarak yorucu bir tatil. İlk birkaç akşam oğlan yattıktan sonra şöyle bir demlenelim dedik ama bünye tekrar saat 6 da kalkıp o koşuşturmacayı kaldıramıyor. Ben de artık 10 oldu mu pestil gibi yığılıyorum. Hatta mekâna yabancılık çeker ihtimalini kendime bahane edip, kıvrılıp uyuyorum ben de …

Cunda Ada Kamping

Esas hedefimiz 10 gün sonra Bodrum’da olmaktı. Yola erken çıktık, sadece ilk durağımız belliydi Bursa.

Seyahatimizin ikinci ayağı olarak da Cunda’ya gitmeye karar verdik. İkimizin de çok sevdiği ve uzun zamandır nerdeyse her yaz uğramadan edemediğimiz Ada Kamping’e geldik. Gerçi 2 yaşında bir çocukla nasıl olacağını pek de kestiremiyordum.

Bursa’da bir kuzen de bize katıldı beraber geldik. Üç kişi olmak büyük avantaj oldu. Mütemadiyen biri bizim ufaklıkla takıldı, herkes vardiyalı olarak boşa çıktı. Birisi çocuğa bakarken tek başına oturmak da çok keyifli olmuyor, muhabbet edecek adam olması iyi oldu, hatta kocamla baş başa vakit bile geçirebildik kimi zaman.

İkinci etaptan çıkardığım ders budur: çocukla tatile çocuksuz arkadaşlarla çık…

Bir de tülbent tatilimizin vazgeçilmez aksesuarı oldu. Bebekken bile bu kadar sık kullanmadım. Aslında sadece arabada, terini emsin diye sırtına koymak için almıştım yanıma… Şapkası yanımda yokken bandana gibi başına bağladım. Eli kapıya sıkıştı, buzu içine koyup eline sardım. Yemek yerken önlük niyetine kullandım, yıkandıktan sonra saçını kurulamak için filan derken her derde deva oldu.

Bir de uzun zamandır dolap bekleyen baby phone imdadımıza yetişti. Uyuduğunda odaya kurup, çektiği kadar uzaklaşma imkanı verdi bize. Akşamları sofra muhabbeti, gündüzleri deniz sefası ayrıcalığı tanıdı.

Neticede kamp tatili de hiç fena geçmedi. Bungalovlardan birinde kaldık. Deniz taşlık ve sığ ama plastik terkliklerle çok rahat etti. Gün boyu denize taş attı. İskeleden denize girdik, orası bile sığ ama kumluk… Kolluklarla yüzme denemeleri yaptık.

Yemek yenen alanı da gölgelik, öğlen sıcağında orada arabalarla oynadı, oyalandı.

Babasının cin fikriyle, güneşe çıkmasın diye taşlık alanda çıplak ayak bıraktı, taş çok sıcak olduğu için basamadı ve sadece gölgede oynadı. Görünmez bir çit gibi, işe de yaradı…

Çocukla kamp tatili bile yapılabilirmiş bunu gördüm, biraz pratik olmak yeterli. Kamp yeri olduğu için ortak kullanıma açık duş, lavabo, mutfak, buzdolabı, çamaşırlık var. Kendi işini kendin görüyorsun fiziksel olarak biraz yorucu olsa da, çocuk açısından eğlenceli. Kolaylıkla kendine bir oyun yaratabildi ve yeni arkadaşlar edindi. Karavanların içlerini gezdi, herkese misafir oldu.