Bebeklere yüzme dersi

Bizden geçti ama gene de yazmaya değer buldum…

Bebeklere yüzme dersi İstanbul’da da verilmeye başlanmış…

Aslında uzun zaman önce değil ama bizimki bebekken olmamasına üzüldüm açıkçası… Aquababies diye bir program bu… Aslında, suyun altında nefes tutmak gibi doğal bir bebek becerisini köreltip, unutmadan kullanmaya devam etmesini sağlıyor… Kendi sitesinde şöyle anlatmış:

‘Bebekler doğduklarında dalma refleksini kullanarak suyun altında nefeslerini tutabilirler. Aquababies programı bu doğal refleksi kullanıp bebeklerin suyun içinde kendilerini güvende hissetmelerini sağlamayı amaçlıyor.

Bebekler, nefes tutma egzersizlerine kelime bağdaştırma yöntemi kullanarak başlıyorlar. Bu şekilde yüzleri suyla temas ettiğinde doğal nefes tutma refleksini kontrol etmeyi öğreniyorlar.’

http://www.aquababies.com.tr

Reklamlar

Yaratıcılık – çizgi çocuk

Geçenlerde ‘okul öncesi çocuklukta yaratıcılık’ konulu bir seminere gittik. Konuşmacı konusunda uzman tecrübeli bir bayan olmasına rağmen bize ipucu vermek yerine 
kendi kurumlarının reklamını yaptı.

Ama temel de değindiği veya benim dikkatimi çeken bir nokta vardı; çocukların zaten meraklı ve yaratıcı olukları… Mühim olan yaratıcılığı köreltmemek, aksine teşvik etmek…

Okuduğum, duyduğum, tecrübe ettiklerimi uzun uzadıya yazmak yerine bir blog öneriyorum. Tesadüf onlarla bugün tanıştım ve aradığımı buldum. Artık yazmak haddime düşmez ama paylaşmak pek hoşuma gidecek…

Yazmayı düşündüğümden fazlasını, hem de konusunun uzmanı zaten hazırlamış. Buyurun buradan takip edin.

Hatta blog içersinde ‘Santral İstanbul’, ‘İstanbul Modern’ gibi merkezlerin etkinlik detayları var… Ayrıca çocuklara yönelik kendi atölye çalışmaları da… Herşeyden önemlisi kendileri de birer ‘anne – baba’

http://cizgiatolyesi.blogspot.com

http://cizgiatolyesi.blogspot.com/search/label/bir%20ka%C3%A7%20yol

3 yaşın eline fotoğraf makinesi vermek

Çocuk emniyet aparatlarına pek rağbet etmesem de, priz girişlerine çocuk emniyet kilitlerinden takmıştım. Ne zamanki onu da açabildiğini gördüm, çocuğun aparatla değil konuşarak korunabileceğini anladım.

Çocuk deyip geçmemek ona güvenmek gerek. Bunu sıkça aklıma ve dile getirsem de, pratikte çok da uyguladığım söylenemez.

3 yaşla birlikte, bizimki ve arkadaşlarının anlatılanları dinlediklerine ve uygulamaya geçirdiklerine sıkça şahit oluyorum. Başlarında sürekli bir denetimci olduğu için denemek, yanlış yapmak, düşmek, yanılmak gibi lüksleri çok olmuyor. Uyarı, tavsiye, açıklama, yönlendirmeyle büyüyorlar.

Okula başlamasıyla birlikte, bu özgürlüğe kavuştuğuna inanıyorum. Annelerin cesaret edemeyeceği kadar az yardımla kendi başlarının çaresine gayet de güzel bakabiliyorlar.

Okulların başlamasıyla birlikte 2, her çalışmayan anne gibi benim de ‘hobi’me vakit ayırma şansım oldu. Fotoğraf kursuna katıldım. Haliyle, evde fotoğraf makinesi daha bir ortalıkta dolanmaya, fotoğraf konuşma konusu olmaya, eve fotoğraf dergileri gelmeye başlayınca bizimki de el atmak istedi. Ancak bizim süper hüper fotoğraf makinesini ona emanet etmeye gönlüm razı olmadı. Hal böyle olunca o da minik dijital makineyi rehin aldı.

İlk başlarda oradan tut, buna parmağın değmesin, şuraya bak vs gibi direktiflerle yönlendirmeye çalıştım, nafile… Ben çekerken o da beni çekmeye başladı ve çocuklar iyi taklitçi oldukları için pozu hemen kaptı. Vizörü kapalı gözüne tutsa da gören şimdiden çocuk prof olmuş der.

Bütün sevimli şaklabanlıklarına rağmen çıkan netice, yani çektiği fotoğraflardan bazıları gerçekten kayda değer yaratıcı karelerdi. Yaratıcılıktan öte sahici bir durum vardı, çünkü kendi boyunda kendi görebildiklerini çekebiliyor. Yani ayakta duran insanların kafaları yok, uzaklığa göre tabii ama ortalama bel seviyesi. Ağırlıklı olarak ayaklar ve paçalar çıkıyor. Alt açı tezgah, evyede yıkanan eller vs…

Ayrıca parmaklarını nereye koyacağını kestiremediği için arada flaşın önüne denk gelmiş ve fotoğraf kendi içinde farklı renklendirilmiş. Bunu gördükten sonra ben de denedim onun gibi denk getiremedim.

Çocuğa güvenmek gerek, belki iç güdüsel belki tesadüfen ama kesinlikle deneyerek farklı bakış açıları çıkarıyorlar. Hayran kalmamak elde değil. Her biri ayrı bir cevher. (‘küçük prens’ kitabı benim için romantik bir hayat dersi olmaktan öteye geçti)

-mış gibi yapma oyunu

Anne bak kafama yavru kuş kondu…
Avuçları açık, ellerini uzattı… Ne kadar tatlı bak, minicik yavru kuş…
Anne al, elma kopardım… Sen de ye…

Hatırlıyorum daha bir yaşındaydı, acaba çocuklar ne zaman araba sesi çıkartıp veya uçak sesiyle uçarmış gibi yapmaya başlıyorlar diye düşünmüştüm. Çünkü o benim gözümde yalnız oynamaya başlangıç göstergesiydi.

Şimdi düşünüyorum da hangi ara başladı hiç hatırlamıyorum. Sanki hep öyle oynuyormuş gibi geliyor. O yüzden –mış gibi oyununu not almaya karar verdim. Bizimki 2,5 yaşıyla beraber kendi uydurduğu mış gibi oyunlarına başladı.

Okuldaki annelerle de konuşuyoruz da, kimi daha erken ve yoğun, kimi de hiç oynamıyormuş. Ama kesinlikle hepsinin kendine ait bir hayal dünyası var.

Bizimki arabalarla oynarken gerçekten kendi dünyasına kapılıyor. Yeni başladığı okuldaki öğretmeni de ilk hafta defterine ‘arabalarla oynamayı çok seviyor!’ diye ünlem düşmüş. Kendini dış dünyadan, kalabalıktan izole etmek istediğinde özellikle şarkı söyleyerek veya araba sesi çıkarak kapatıyor.

Arada kitaplarla da yakalıyorum ama genelde hayvan sesleri, patlama efektleri vs. Kız çocuklarına kıyasla oyunlarından hiç havadis alamıyorum. Bu da hep aklımda olan triklerdendi. Ah bir konuşsa oynarken çaktırmadan aklından geçenleri
öğrenirim diyordum.

Ama bizde araba düştü, kaza yaptı, yokuşu çıktı, tekerleği parçalandı, tamir etti, yağ koydum gibi gayet teknik konular konuşuluyor. Hiç tahmin ettiğim gibi olmadı.

Çocuğun aklında kilerini öğrenmenin bir yolu da drama dersleriymiş. Gitmedik ama anladığım kadarıyla bu –mış gibi yapma oyunu üzerine kurulu. Uydurma hikayeler üzerinden rollere bürünme, dialog tamamlama, pandomim vs.

Hazır bizimki de başlamışken, ben de evde şansımı deneyeceğim bakalım bir şeyler yakalayabilecek miyim?

Caddebostan Kültür Merkezi

Yağmurlu bir Pazar gün çocukla gidilebilecek ideal bir alternatif. Uzun süredir aklımda olan programımıza bugün uyabildik.

Saat 11:30 gibi CKM geldik. Bizim için oranın adı ‘döner kapı’… Önce kukla gösterisine 13:00 e bilet aldık. Hafta sonları çocuklar için tiyatro, kukla gösterisi bulmak mümkün. Ben de programa bakmadan gittim.

Sonra DNR’a girip kitap ve dergileri karıştırdık. Sonra Hayal Kahvesi’nde oturup bir şeyler yedik. Etrafta bolca çocuk vardı. Beraber koşturup oynadılar…

Ara katta sergi salonu da var. Oraya da iki kere indik çıktık.

Tabii ki yürüyen merdivenlerle sinema katına da 10 tur yaptıktan sonra asansöre binip tiyatro salonlarının bulunduğu kata gittik.

Önce salonu gezdik, koltukları keşfettik. Tekrar çıkıp biletimizi verip koltuğumuza yerleştik.

Benim açımdan gösteri tam bir hüsrandı. Diyaloglardan, şarkılara, kuklaların kullanımına hiç çalışılmamış ve özensizdi. Bunlar çocuk ne versek seyrederler demişler herhalde.

Bütün çocuklar gayet hevesli ve özenli oturdular. Dinlemeye niyetliydiler. Ama 10 dakika geçmedi fireler vermeye başladı. Bana kalsa hemen çıkardık. Ama bizimki de gayet edepli oturdu alkışladı, hevesini kırmak istemedim. Ne zaman ağzından anne çıktı, hemen kaçtık.

Madem böyle bir mesleğe gönül vermişsin, bari çalış, araştır. Niye bu kadar üstün körü yapılır ki bu iş hiçbir anlam veremedim. İlk deneyimimiz buna denk geldiği için de ayrıca üzüldüm. Denemeye devam, elbette bir yerlerde bu işi ciddiye alan birileri vardır.

Top havuzu nerede var?

Son zamanlarda, arama motorlarından gelen en popüler soru bu ‘top havuzu nerede var?’

Sanırım bir çok yerde var. Boyutları ve temizliği itibarıyla değişiklik gösteriyordur.

Mesela IKEA bizim henüz yaşımız el vermediği için giremedik ama geniş ve ferah bir alana benziyor.

Bizim favorimiz ise Erenköy Playbarn. İki katlı bir parkuru var. Herhalde 4 yaşa kadar ideal ama daha büyükler için küçük kalabilir. Artık biraz eski yüzlü olmaya başladı. İlk zamanlardaki parıldamıyor. Playbarn’ ı benim tercih etme sebebim ablaların olması ve biraz kafa dinleyebilmek. Özellikle hava kötüyse ve hasta, halsiz gibiysem 1 saatliğine uğruyorum, ablalara emanet edip ben de kahvemi içiyorum. Kurtlarını döktükten sonra geri alıyorum. İki arkadaş gidince daha da keyifli oluyor, çocuklar açısından da. 2 yaşına kadar sadece ablayla da eğleniyordu artık arkadaş arıyor tabii…

Marina Develi, bunu da kaç zamandır yazmak istiyordum. Kebapçı ve balıkçısı varmış, biz kebapçısını test ettik. Afilli bir restaurant ve içinde oyun alanı var. Dışardan çok matah görünmese de çocuklar bayılıyorlar. Küçük de olsa bir top havuzu, televizyon, kaydırak, salıncak, arabalar vs var. Yemeğini oyun odasına gönderebiliyorsun. Abla çocuklara yediriyor. Benim pek içime sinmemiş olsa da bizimki çıkarken kıyameti kopardı gitmem diye rezil oldum. O kadar beğendi… Tabii farklı yaş grupları var, abilerin arasında havaya girmiş kucağa alınınca çok bozuldu.

Eminim daha tonla yer vardır. Şimdilik görüp de içime sinen bunlar. Diğer taraftan top havuzlarının potansiyel birer mikrop yuvası olduklarını da doktorumuz özellikle hatırlatır.

Eric Herman, İnvisible Band

Az önce youtube da karşılaştık kendisiyle…

Eğlenceli çocuk şarkıları yapıyorlar… Ailecek dinlenebilecek kıvamda… (en azından bizim zevkimize göre, çizimlerdeki eric herman da babamıza benziyor zaten, kravatı fazla sadece)

http://www.erichermanmusic.com
kendi sitelerinden de dinleyebilirsiniz…

Anladığım kadarıyla en meşhur şarkıları ‘The Elephant Song’, ben buluşamayan ay ve güneşin hikayesini de çok beğendim ‘The Tale of the Sun and the moon’…

Şarkıları kısa hikayeler tadında, öğretici ve yalın bir dili var…

İlk bisikleti

Daha çoluk çocuğa karışmamışken görmüştüm ve eğer çocuğum olursa kesin bir tane alacağım demiştim. ‘Pedalsız ahşap bisiklet’

İnternetten araştırdım, denge becerilerini güçlendiren daha sonradan scooter ve normal bisiklete geçişte kolaylık sağlayan bir araçmış vb bilgiler de bulup yararlı olduğunu da keşfedince artık dedim zamanıdır. Yılbaşı hediyesi olarak bu yıl doğru zamandır deyip almaya karar verdim. Pedal çevirmeye zaten 3 yaşından önce
başlanmıyormuş. İptidai bir anlatım oldu ama fiziksel gelişim aşamalarından biriymiş filan…

Ancak bulmak tahminimden zor oldu. Bulduklarımın fiyatları fahişti. Bu arada bizimkinin yaş grubunda bir scooter furyası başladı. Onu bulmak daha kolay oldu. Micro marka scooter aralarında en dengeli ve güvenli olanıymış, çevremde kullananlardan duyduğum ve gördüğüm kadarıyla kullanımı da çok kolay ve rahattı. Yılbaşı arifesi benim en önemli gündemim bu oldu.

O mu, bu mu derken sonunda ahşap olmasa da pedalsız bir bisiklet buldum ve hediyesini aldım. Paketi açınca pek sevindi ama üzerine binince ‘anne bu yamuk tamir et dedi.’ Çünkü diğer arabalar gibi üzerine oturunca tek başına dengede durmuyor.

Ve bu haftaya kadar bisiklet evin bir köşesine kendi haline bırakıldı. Geçenlerde parka giderken yanımızda götürdüm. Bisiklet binmek için uzun yol lazımmış, meğersem ev koridorlarında olmuyormuş. Sokağa çıktık, keşfetmesi zaman almadı ve methettikleri kadar varmış. Parkta tatlı bir meyil var, bisiklet hızlanınca orada bir afalladı ama iç güdüsel olarak kenara çimlere doğru kırınca toslayıp durdu.

Henüz daha temkinli ama (şimdilik) keyif aldığını söyleyebilirim.

Medrano Sirki

Hayatında ilk izlediği gösteri bir sirk oldu.

Yaş 2,5 ile birlikte sinema, tiyatroya gitmeye niyetlenmeye başladık. Çocuk oyunlarına gitmeye çok istesek de, uyku saatlerimizin düzensizliği sebebiyle bir türlü tutturamadık. Ama sonunda sirke gidebilmeyi başardık.

Benimkinden yola çıkarak, biraz acele etmişiz diyebilirim. İlk yarısından sonra çıktık. Ama yaşıtlarından oturanlar da vardı. Gözlemlediğim ve tahmin edebildiğim kadarıyla 4 yaş ve üstü eğlendi. Palyaçoya, köpeklere filan pek güldüler.

Bizse tur tamamlamaya çıktık. Sahne daire şeklindeydi, etrafında ring döndük.

Aslında bizimkini sirk çalışanlarının eline bırakmayı düşündüm bir ara. Sürekli sahneye ve perdenin arkasına gitmek istedi. Meraktan çatladı ‘ne var orada’ diye.

Bu konuda ben biraz aceleci davranıyorum sanırım ama bir sakıncası olmaz herhalde…

Sulu boya

Dolapta bekleyen suluboya paletini çıkardım. IKEA dan, şövale gibi bir tarafı kara tahta diğer yüzü beyaz tahta 4 ayaklı bir ahşap düzenek almıştık. Ona geçirilebilen rulo resim kağıdını da taktık salonda duruyor.

Minik bir bardağa, bir parmak su koyuyorum, ayrıca boyaları da ıslatıyorum. Her seferinde fırçayı suya batırmak zahmetli bir iş, benim için bile… Keyifli bir uğraş oldu onun için…

Özellikle yazmak istememin sebebi ise en kolay temizlenebilen boya olması. Gün geçtikçe kağıda boya yapmak sıradanlaştı herhalde arabalarını, sehpayı vs boyamaya kalkıştı. Kağıt havluyla bir müdahalede tertemiz oluyor. Parmak boyası gibi akışkan ve yoğun olmadığı için de etrafı batırması daha zor. Ayrıca üst baş da batmıyor. Pastel boyalar gibi eline kaptığı gibi bütün evi boyaması da ihtimal dışı, fırçanın üzerindeki boya ve su kadar kirletebilir.

Bir de suyu ortadan kaldırınca boya kuruyor. Haliyle güvenle ortalıkta bırakılabiliyor.