ÇOCUK VE BEBEK FOTOĞRAFI ÇEKİM İPUÇLARI – Arzu Arbak

Sevgili fotoğraf hocam, bizimkinin okul arkadaşının annesi Arzu Arbak’tan, çocuk
ve bebek fotoğraflarıyla ilgili birkaç ipucu vermesini rica ettim… O da eline üşenmedi, kırmadı
bize genel geçer tiyoları verdi…

Çocuklarımız…Onlar bizim için çok değerli. Büyürlerken zamanımızı onlarla
geçirmek ve büyüdüklerine şahit olmak sanırım en büyük mutluluğumuz.
Çocuklarımız çok çabuk büyüyorlar ve zaman geçtiğinde onlarla ilgili anılarımız,
küçük olduklarında çektiğimiz fotoğraflarla tekrardan canlanıyor. İşin doğrusu
onlar da küçükken nasıl olduklarını nelerle oynadıklarını nasıl bir odaları
olduğunu merak ediyorlar. Hem onlar hem de bizler için fotoğraflar önemli
belgeler, fotoğraflar belleğimiz, geçmişimiz…

Hepimiz fotoğraf çekiyoruz. Bazıları iyi bazıları vasat oluyor. Ama birkaç noktaya
dikkat ederseniz çocuklarınızın fotoğrafları daha etkili olabilir.

1- Bebeklerden başlayalım. Bebek fotoğraflarını çekmek nisbeten
daha kolaydır, çünkü fazla hareket etmezler. Onları tabii ki uyurken
çekebilirsiniz. Ama ebeveynleriyle iletişim halindeyken çekmek daha
etkili ve kalıcı olur. Bunu yaparken anne veya baba siyah bir kazak giyerse
ve bebek çıplaksa etki daha fazla olur. Bebek fotoğrafı çekerken flaş
kullanmayın. Pencereden tülün arkasından gelen ışık çekim için yeterlidir.

2- Çocuklar çok aktiftirler ve onları gerçekten çekmek çok zordur. Çekime
başlamadan once fotoğraf makinesini onlara tanıtın. Bırakın birkaç poz
onlar çeksinler. Müthiş eğleniyorlar. Daha sonradan onlarla iletişim
halinde olun ve kendi dünyalarının içine girmelerine izin verin ve en
kritik anda fotoğraflayabilmek için hazırda bekleyin. Gülerken, zıplarken,
bebeği ile konuşurken vs.

3- Çocuklarınızı arkadaşlarıyla veya diğer yakınlarıyla iletişim halindeyken
çekmek fotoğrafa dinamik bir etki kattığı gibi o fotoğraftan daha çok
hikaye çıkmasını sağlar.

4- Çocukları oyun oynarken çekmek daha kolaydır. Çünkü oyuncakla
ilgilidirler ve çoğu zaman sizi görmezler. Kadrajınıza yüzü almak zorunda
değilsiniz. Sadece elleri ve oyuncağı da kadrajlayarak etkili bir fotoğraf
çekebilirsiniz.

5- Olabildiğince yakın plan çekmek de etkili bir yöntemdir. Portre çekerken
(çocuk veya büyük) başın üst kısmından kesebilirsiniz. Veya başın
yan kısmından keserek kadraj oluşturabilirsiniz ama kulağı yarıdan
bölmemeye çalışın. Kadrajınızın büyük bir bölümünü çocuğunuzun başı
kaplasın.

6- Işık en önemli unsur. Eğer kapalı mekanda çekiyorsanız daha önce de
söylediğim gibi –eğer gündüzse- pencereden, tülün ardından gelen ışık
çok yumuşaktır ve fotoğrafınızı etkili kılar.

7- Gün ışığında fotoğraf çekecekseniz sabah ve akşam üzeri saatlerini tercih
edin. Bu saatlerde ışık daha yumuşak olduğundan portrelerinizde keskin,
sert gölgeler yeralmayacaktır.

8- Fotoğraflarınızı etkili kılan diğer bir unsur da fon seçiminizdir.
Çocuklarınızın fotoğrafını çekerken arka planın olabildiğince sade
olmasına dikkat edin. Fotoğrafta en önemli konu yavrunuz ve başka
bir nesnenin fotoğrafta öne çıkmasına ve görüntüyü bozmasına izin
vermeyin. Seçilen fon çocuğunuzun kıyafeti ile aynı veya benzer renk
olmasın. Eğer mümkünse çekerken fonun pastel renklerden oluşmasına
dikkat edin. Çocuk için en uygun renkler pastel yeşil ve pastel mavidir.

9- Çekim sırasında fokus gözlerde olmalıdır. Gözlerine yansıyan ışık
pencereleri gözlerinde gözüksün ki olabildiğince canlı ve etkili bir portre
elde edebilesiniz.

10- Portre genellikle dik kadraj çekilir. Ama her kural gibi bu da yıkılmak
içindir. Eğer yatay kadraj tercih ederseniz çocuğunuzu kadrajınızın 1/3
lik kısmına yerleştirin ve bakış yönünde boşluk olsun.

11- Olabildiğince çok çekim açısı deneyin. Bu fotoğraflarınızı farklılaştırır.
Ama kurallardan biri de portreyi göz hizasından çekmektir.

12- Diğer önemli bir konu da mekandır. Çocuklarınızı fotoğraflarken
bulunduğunuz mekanı içine alacak şekilde geniş bir açı kullanmak ileride
o fotoğrafa bakan için daha fazla şey ifade eder. Birkaç kare böyle geniş
açı fotoğrafınız olsun.

13- Fotoğraf çekerken biraz kondisyona ihtiyacınız var ama inanın bana çok
eğlenceli…Hadi ne duruyosunuz….

http://www.morvizor.com

Reklamlar

Bir bakıcıya sordum

Neden bakıcı oldun?

5 sene düzenli gittiğim doktorum ilk çocuğu için benden bakıcı bulmamı istemişti. Eşi sonunda beni seçti. Yaşım daha 19 idi. Liseden mezun olmuş, makastar olarak bir tekstil şirketinde çalışıyordum. Beni 4 senelik bir çocuk gelişimi kursuna yazdırdılar. Sonra ikinci çocuk da geldi ve yanlarında 6 sene çalıştım. 15 senedir bakıcı olarak çalışıyorum.

Sence bir bakıcının çocukla ilişkisi nasıl olmalıdır? Bakıcının aile içindeki yeri nedir?

Bakıcı, her ne kadar aileden biri gibi gözükse de anne ve babayla arasında bir mesafe olmalıdır. Çünkü belli bir süre sonra kurulan yakınlık iş ihmaline sebep olabilir.

Annenin verdiği sıcaklığı verebilmeli. Çünkü yeri geldiğinde bakıcının anneden daha yumuşak davranması gerekir. Bakıcının görevi çocuğa bakmak olduğu için çocuğun ihtiyaç ve taleplerini erteleme lüksü yoktur. Mesela anne işinden yorgun gelmiş ve çocuk oyun oynamak istiyorsa, anne bunu erteleyebilir. Ama bakıcı gerekirse elindeki işi bırakıp çocukla ilgilenmelidir.

Bu durum anne ve bakıcı arasında çatışmaya sebep oluyor mu?

Kimi zaman anne tatlı bir kıskançlık duyuyor, kimi zaman da kendine vakit ayırabildiği için mutlu oluyor.

Sence anneler bakıcı seçerken neye dikkat etmelidir?

Öncelikle güvenilir olmalı. Ajanstan ziyade bir tanıdık vesilesiyle bulmaları daha güvenli olur. Çocuk seviyor olması lazım, bu da bakışlarından anlaşılır…

Eski patronum beni işe alırken bana çocukluğumu sormuştu. Sokakta oynar mıydın? Annen, babandan azar işitir miydin? Söz dinler miydin? Genç kızlığın nasıl geçti? diye sormuştu. Anne babasıyla iyi ilişkileri olan ve çocukluğunu çocuk gibi yaşamış kişiler iyi çocuk bakabilir demişti.

Mümkünse bekâr veya henüz çocuğu olmamış birini seçmek tercih sebebi olabilir. Yeni anne olmuş birinin çocuğa karşı tahammülü daha az oluyor.
Çocuğu olamayan kimselerse baktıkları çocuğu kendi çocuğu yerine koydukları için fazlasıyla bağlanıp anneyle anlaşmazlık yaşayabiliyorlar. Tabii ki bunlar sadece benim gözlem ve genellemelerim.

Buyrun bu sayfa sizin için…

internet dünyasında kendi mini web sitemden sonra hikayeyi detaylı olarak sizin blogunuza yazmak istedim …işte bizim hikayemiz öyle saf öyle temiz :)))

Aslına bakarsanız ne bu çiftlik vardı aklımda, ne de diğerleri… Benimkisi biraz daha alışıldık bir plandı. İzmir – Selçuk’taki Şirince Köyü’nde eski bir Rum Evi satın alacak, üst katında kendim yaşarken alt katını da bir cafe olarak işletecektim. Buna karar vermem 1996’daki Şirince seyahatime denk geliyor sanırım. Hemen o gün bulabildiğim bütün yıkık dökük evlerin fotoğraflarını çekmiş, ev sahiplerinin telefonlarını almış ve çok kısa bir sürede köyün girişindeki kocaman avlulu evlerden birini satın almıştım.

Geriye kalan restorasyon işleriydi. 1997’de oğlum ilkokulu bitirince fazla zaman kaybetmeden İstanbul’daki yaşantımı noktalayarak Selçuk’ta bir kiralık eve taşındım. Büyük bir hızla restorasyona başlamış olsam da Anıtlar Kurulu, köy muhtarlığı gibi bürokratik kollar planımın düşündüğüm kadar kolay ve çabuk gerçekleşemeyeceğini gösterdi. Tüm bunların üstüne Eylül yaklaşıyordu ve oğlumu bir an önce bir okula kaydettirmek zorundaydım. Şirince’de bir ortaokul yoktu. Selçuk’ta vardı ancak oğlumun da orada okumaya niyeti yoktu. En sonunda Kuşadası’nda karar kıldık ve şu köyde yaşama planını birkaç sene için rafa kaldırdık. Böylece hayatımın Kuşadası dönemi başlamış oldu.

Baştaki plan için beni cesaretlendiren eski bir dostum Müjde Nişanyan’ın ve eşinin hayatına tanık olmaktı. Uzun yıllar önce kimselerin adını bile duymadığı Şirince Köyü’ne yerleşen bu aile köyü bir turizm merkezi haline getirmiş ve gerçekten imrenilecek bir hayat yaşamaya başlamışlardı. Bir de kaybedecek şeyim yoktu sanırım… Yani önüme ne çıkarsa çıksın, nasıl bir hayat beni bekliyor olursa olsun İstanbul’daki yaşantımdan daha kötü olmayacaktı. Bol sıfırlı maaşların karşılığında bol sıfırdan oluşan yaşamlar… İstanbul’da yaşamayı buna benzetiyordum.

Hepsinden öte her zaman köyünün, köylüsünün yanında olmuş, köylü olmaktan büyük bir onur duymuş babam Ümit Kaftancıoğlu’nun ayak izlerini takip ediyordum.

Planı tam olarak kafamdaki gibi uygulayabildim diyemem bu nedenle. Yine de varmak istediğim yere ulaştım sanırım. Sadece isimler, tabelalar değişti. Şirince’nin yerini Nazilli’nin Ocaklı Köyü; cafe’nin yerini de İpek Hanım Çiftliği aldı.

Kaçmaya karar verdiğimde oğlum on ikinci yaşındaydı. Ne ona anlatmak zor oldu, ne de kabul ettirmek… On birinci yaşındayken onunla birlikte uzun bir Ege yolculuğu yaptık. Bodrum’dan Dalyan’a, Datça’dan Kuşadası’na kadar neredeyse bütün sahil şeridini gezdik. Bu yolculuktan o kadar etkilenmişti ki kendisi söyledi bana ”buralarda yaşamak istiyorum” diye. On iki yaşındaki bir çocuğu büyülemeniz zor olmuyor. Denizden, plajlardan, Ege Koylarından biraz bahsetmeniz yeterli oluyor. Sonu gelmeyecek bir tatil olarak görüyor çocuklar bunu…

Uyum sağlaması da hiç zor olmadı. Başlarda biraz özledi sanırım ilkokul arkadaşlarını, hepsi o. İstanbul’a dair tek bir özlem duymadım ağzından. Çok kısa sürede de alıştı zaten Kuşadası’ndaki hayata… Okuldan çıkıp dört yüz metre yürüyünce denize girebilmek, dilediği saatlere kadar korkusuzca sokaklarda oynayabilmek… Bunlar büyük mutluluk veriyor sanırım çocuklara…

Kuşadası’ndan Nazilli’ye geçişim kızımn doğumundan üç sene öncesine denk geliyor aşağı yukarı. Gelecekte kızımın babası olacak ikinci eşimle beraber olduğum zamanlara… Kendisi de Kuşadası’nda uzun yıllar yaşamış eşim Nazilli’de bir doğal kaynak suyu fabrikasını devralmaya karar verdi o yıl. Bu işte tüm desteğimi ona sunmamı istedi. Kabul ettim. Oğlum da büyümüştü bir hayli. O Kuşadası’ndaki evimizde haftanın dört günü tek başına yaşarken ben de Nazilli – Kuşadası arasında mekik dokumaya başladım. Çok… Gerçekten çok büyük işler başardım. Devraldığımızda ve başına geçtiğimde neredeyse sinek avlayan o doğal kaynak suyu fabrikası, 2006 yılında yeni işletmecisine devrettiğimizde bölgenin en çok satış yapan, en güçlü fabrikası olmuştu.

Kızımın doğumu ise 2003 yılında gerçekleşti. Uzun yıllar sonra ikinci kez çocuk sahibi olunca çok tuhaf hissediyorsunuz gerçekten. O’na her şeyin en iyisini vermek istiyorsunuz. Her şeyden önce zamanınızın büyük kısmını ona ayırmak. Ne var ki su fabrikasının işleri o kadar yoğundu ki bunu yapamıyordum. Ofislerden birini kızımın oyun odası haline getirmiştim. Bütün gün orada yaşıyor, çoğu zaman iş seyahatlerime katılıyor ve büyük bir hızla büyüyordu. Gıda sektörünün içindeydim ve gıdada dönen oyunları da birebir tecrübe ediyordum bu arada. O’na daha sağlıklı gıdalar sunabilme isteği… Çiftçilik serüvenim tam olarak bununla başladı. Fabrikanın arkasındaki araziyi sürdürerek ekim – dikimler yaptım. Kısa süre sonrası orası büyük bir bostana döndü. Büyük mutluluk duyuyorsunuz tohumundan başlayan serüvenine tanık olduğunuzda yediklerinizin… İçiniz tam anlamıyla rahat ediyor. Önemli bir nokta bu.

Tam olarak emekliliğe ayrıldım diyebileceğim tarih ise 2006… Kızıma yeterince zaman ayıramadığımı fark ettiğim, su fabrikasına da iyi bir alıcı bulduğum yıl. Otuzlarımın sonuna yaklaşıyordum ve bir anda ”bir kez daha” her şeyi bırakarak köye yerleştim. Yine de İstanbul’dan kaçışım kadar radikal bir değişiklik olmadı bu… Yerleştiğim köy ile işlettiğim su fabrikası arasında beş kilometre vardı. Buralarda değerlendirilmeyi bekleyen pek çok arazim vardı. Benim de hayalimde büyük bir çiftlik evi vardı. Tüm bunlar için iyi bir fırsattı ve elimden geldiğince iyi değerlendirdim. Büyük bir hızla çiftliğin inşaatı, arazilerin ıslahı, ekim – dikimler başladı… Yine de hala kendim için yapmayı planlıyordum bunları.

Oğlum tüm bunlar olurken üniversitede okuyordu. Kızım ise anaokuluna başlamak üzereydi. Kızım zaten olanı – biteni anlamayacak kadar küçüktü. Oğlum ise bu kararımın arkasında durdu.

Yeni ekimlerin ilk mahsülleri çıktıktan sonra biraz ”planlama hatası” yaptığımı anladım. Beklediğimin çok üzerinde ürün almıştım. Kurutsam, konserve yapsam, ne yaparsam yapsam ihtiyacımın çok çok üzerindeydi bu ürünler. İstanbul’da birkaç eski arkadaşım vardı. Birkaç koli aldım. Kolileri ağzına kadar sebze ile doldurdum ve arkadaşlarıma gönderdim. Sadece birkaç hafta sonra o arkadaşlarım sürekli olarak benden sebze – meyve ister olmuş, üstelik ”yapmayın etmeyin” dememe karşın kendi arkadaşlarına da bu durumu ”yaymışlardı”. Çok kısa bir süre içinde -müşteri demeyi hiç sevmedim – onlarca yeni arkadaşım olmuştu.

Sonra gitti bu arkadaşlarımdan bazıları üyesi oldukları gruplarda benden bahsetti. Onlar gitti başka yerlerde bahsetti… Onlar gitti başka yerlerde… Kulaktan kulağa hızla yayıldı ve inanılmayacak kadar büyük talepler geldi. Öyle ki başta ne yapacağımımı bilmediğim o fazla ürünler yetmez olmuş, yeni ekimlere başlamıştım. Çok beğenildi. Gerçekten gönderdiğim ne varsa çok beğenildi. Böyle böyle büyüyüp koca bir çiftlik oluverdik…

Organik Tarım ile ilgili düşüncelerim… Teoride güzel olsa da pratikte uygulanamayan şeyler vardır ya… Onlara benzetiyorum. Organik Tarım’ın felsefesi güzel. Çok güzel. Ancak ne var ki uygulanışı, hele hele bu ülkede uygulanışı içler acısı. Her şeyden önce kanundaki karşılığı bile ”ilaçsız tarım” değil. ”Kontrollü ilaçlı tarım…”. Daha kötüsü sözü edilen kontrol mekanizması yok. Olması da çok güç. Gidip bir sertifika alıyorsunuz. Alırken denetlemek için şöyle bir uğruyorlar – çoğu zaman onu bile yapmıyorlar -, siz de bir arazi gösterip ”İşte ben burada organik tarım yapıyorum” diyorsunuz. Ondan sonra her ürününüz organik oluyor! O gösterdiğiniz yerde mi yetiştiriyorsunuz, tespit etmeleri imkansız. Hatta o gösterdiğiniz yer sizin mi değil mi onu bile bilemezler… İnsanların iyiniyetine, insafına kalmış olduğuna inanıyorum. Ne yazık ki bu konuda bizden insafsızı olmadığını bilerek…

Bir sektör haline geldi organik tarım. Ortada koca bir endişeli anneler grubu var ve bu grup ister istemez bir ”pazar” yaratıyor. Artık nereye baksanız, kafanızı nereye çevirseniz ”organik”! Organik çamaşır deterjanını ve organik gömlekleri kendi gözlerimle gördüm. Yakında organik otomobil lastiği bile çıkaracaklar bu gidişle…

Söylediğim ne kadar bilimsel olur bilmiyorum ama çocukları ”doğal” beslenmesinden yanayım. Yani aşırı sterilizasyon kaygıları ile çocukları laboratuar ortamında yetiştirmeyi hiç hoş bulmuyorum. Anadolu’ya bakıyorum. Köylerdeki çocuklara bakıyorum… Ne bir UHT’li süt girmiş evlerine, ne ”el değil hava bile değmeyen” yoğurtlardan yemişler ne de içeriğinde yirmi sekiz çeşit vitamin ve mineral olan mamalarla tanışmışlar. Oysa bakıyorsunuz, bu insanlar ortalama yüz yıl yaşıyor! Kanser denen şey neredeyse hiç yok. Başka herhangi bir hastalık da… Büyük şehir insanlarının durumu ortada… Kırkıncı yaşını geride bırakıp da ucundan kıyısından kanserle tanışmamış biri yok gibi artık.

Oğlum bunun iyi bir hayat, iyi bir seçim olduğunu düşünüyor. Evet, Nazilli’nin Ocaklı Köyü’nde bir sosyal hayat bulamıyor belki. Sinemalar, barlar, şunlar bunlar… Ama hep şöyle düşünüyor. İstanbul’da olsa, İstanbul’da çalışsa haftada beş – belki altı – gün sabahtan akşama kadar işyerinde olacak, üstüne saatlerce trafikte zaman geçirecekti. Tüm bunların ortasında iş günlerinde zaten uyumaya ancak zaman ayırabilirdi. Burada da aynı şey söz konusu. Haftaiçi çalışmakla geçiyor. Haftasonu ise istediği her şeye zaman kalıyor. Üstelik buranın haftasonu programları çok daha eğlenceli olabiliyor. Kuşadası, Çeşme, Bodrum, Antalya… Hepsi en fazla birkaç saat uzakta. Kızımın da benzer şeyler düşüneceğini tahmin ediyorum. O da hemen hemen tüm gününü okulda geçiriyor zaten. Müfradat programı dışında sosyal etkinliklere, doğada yapılan faaliyetlere de önem veren çok güzel bir okulu var.

Pişman oldunuz mu sorusuna çok rahat yanıt verebilirim: Hayır. Hem de bir kez bile pişman olmadım. Arada bir İstanbul’a gitmek zorunda kalıyorum işlerim için. İki günden uzun kalamıyorum. Üzerime geliyor her şey…

Kesinlikle zor olmadı büyük şehri bırakmak. Annelerin en büyük endişesi çocukların eğitimi oluyor. Oysa hiçbir şey eskisi gibi değil. Artık her yerde internet var, Digiturk var, muhteşem okullar var… Dünya gerçekten globalleşti ve hiçbir şeyin yokluğunu hissetmiyorsunuz. Tam anlamıyla yalıtılmış bir hayat yaşamıyorsunuz. Üstüne ayağınız toprağa basıyor. Ayağı toprağa basan çocukların ayakları yere daha bir sağlam basıyor, inanın.

Oğlum lise eğitimini Kuşadası ve İzmir’de tamamladı. Daha sonra dört sene boyunca şehirdışında İşletme okudu. Hiçbir eksiklik hissetmedi.

Kaçmayı planlayanlara önerebileceğim ne var bilmiyorum. Sadece akıllarının bir köşesinde böyle bir düşünce varsa ne yapıp edip uygulasınlar. Hiçbir şeyden korkmasınlar. Her şey ama her şey düşündüğünüzden çok daha kolay oluyor. Bir yaz tatili dönüşü birkaç arazi, köy evi bakınsınlar… Biraz araştırsınlar… Sonra da tası tarağı toplayıp gelsinler. Arkanızda çok olması da şart değil, biraz birikim varsa maddi sıkıntılarınız da olmayacaktır. Hayat haddinden fazla ucuz zaten buralarda. Eğitim, sosyal hayat… Hepsinin çözümü var…

Kafamdaki yanıtlar bunlardı. Toparlamam biraz uzun sürdü sanırım, bağışlayın. İstediğiniz başka bir şey olursa tekrar haberleşiriz mutlaka 🙂

Sevgiler

Pınar

Çalışan bir annenin bekarlığa geçişi

Çocuklardan bekarlığa geçişte hiçbir güç almıyorsun. Çünkü tek düşündüğün acaba doğrumu yapıyorum oluyor. Benim bir kararım yüzünden bu çocuklar eksik mi büyüyecekler oluyor. Bu bir çeşit vicdan.

Sonra bunu nasıl düşünebiliyorum bu noktaya nasıl vardım diye düşünerek her sorunun cevabini buluyorsun. Aslında onları eksik bırakmadığını anlıyorsun. Hayatin teorik ve pratik kısımlarını görüyorsun. Evde teoride bir babanın olmasıyla, bekâr bir anne evinde teoride baba olmamasının aynı şey olduğunu görüyorsun. Baba pratikte yoksa zaten aynı şey. Şimdi babayı gördüklerinde gerçekten doya doya onunla oluyorlar. Programları oluyor. Sohbetleri oluyor. Önceden anne varken herşeyi anne yapan bir ortam vardı. O bir şekilde seni rahatlatıyor.

Sürekli çocuklara sizleri çok seviyoruz diyorum. En önemlisi sevildiklerini bilmeleri. Sadece hareketlerle değil sözlü olarak da hepimiz gibi onlarında bunu duymaya ihtiyaçları oluyor. Kısaca bir süre sonra bekarlığa geçiş de çocuklara karşı vicdan azabın yok oluyor. Çünkü onların hayatını güzelleştirmek senin elinde, ne verirsen onu alıyorlar. Sen mutluysan onlarda mutlu.

Gelelim anneye. Uzun süre sadece anne sıfatında yaşamış kadın tekrar kadınlığını keşfetmeli. Tekrardan kadın olduğunu hatırlayıp aynı anda hem kadın, hem de anne olunabileceğini öğrenmeli. Biz bunu unutuyoruz belki de. Belki de bizleri artık kocalarımız sadece çocukların annesi olarak görüyor ve bizden bunu istiyor. Bundan sıyrılıp bağımsız bir insan olmalıyız tekrar. Sorumlulukları olan bir kadın 🙂 ben şimdi çok daha iyiyim. Benim yaşımda hiç evlenmemiş ve çocuğu olmamış birçok genç arkadaşımdan daha özgüvenli ve cesurum. Çocuklarım olduğu için evlenip çocuk yapmak için vücut yaşım geçiyor diye bir endişem yok. Bir erkeğe artık koca olma potansiyeliyle bakmıyorum çünkü onu yaşadım. Şimdi geleceğim için tek istediğim çocuklarıma olabildiğince çok görgü kazandırmak. onları özgür ruhlar yapmak.

Moda Tasarımcısı, bakımlı bir annenin doğum sonrası kıyafet seçim önerileri

Doğumdan sonra hepimiz kilolarımızla baş başa kalıyoruz. Annelere ilk önce emzirmelerini öneriyorum ve o sırada çikolata ya da şerbetli tatlılar yerine sadece su tüketmelerini öneriyorum. Su hem süt yapıyor hem de kilo vermemize yardımcı oluyor.

Her vücut farklı yerlerinden kilo alır. Vücut tipimizi iyi tanırsak ona göre giyinip kendimizi daha iyi hissedebiliriz. Genelde karnımız doğum sonrası şiş olur. Altı bluzanlı bluzlar giymek de yarar var. Göğüsler süt dolu olduğu için diri olurlar. Üstü bedene oturan ama beli bol bluzlar bu döneme uygundur.

Emzirme devam ediyorsa dar bir atlet üzerine bol şifon bluz ya da gömlekler olabilir. Genelde elbise giymek çok pratik olmuyor. Kiloları da cok belli eder, emzirmeyi de zorlaştırır. Tabii önde patı ve bir kaç düğmesi varsa olabilir. Pantolon üzeri bluz en pratiğidir. Tuniklerle kalçalar da örtülebilir. Ya da çok moda olan uzun hırkalarla…

İlk zamanlarda yeni bir bebek yeni sorumluluklar ve değişmiş bir hayat zor ve yorucu gelebilir. Ama anne ne kadar çabuk kendine vakit ayırmaya başlarsa o kadar sağlıklı ilişkiler kurmaya baslar etrafındakilerle… Bunun en önde geleni de bebeğidir. Mümkünse emzirme döneminden sonra spora başlamak hem artı enerji getirir, hem de performansını artırır.

Mini röportajlar hakkında

Mini röportajlar, tahminimden daha duygu yüklü geliyorlar. Hepsi sanki bir itirafname gibi, yazanlar da kendi hayatlarından birer parça anlatıyorlar. Bir heyecanı paylaştıkları için ayrıca değerliler.

Benden de birer parça barındırıyorlar. Geçmişi, kendimi, yaşadıklarımı yargılama fırsatı veriyorlar.

Yakın bir arkadaşımın dediği gibi, ben de, hep eski hayatıma geri dönecekmişçesine yaşıyorum hala. Eskiden, anne (ev hanımı) yaşantısı sıkıcı ve köreltici gelirdi bana. Aslında bu yüzden de soruyorum. Yaşantım, konumum değişti, ama aklım hala aynı çalışıyor.

Mine Söğüt’ün dediği gibi, çocuk yapmamak da bir seçenekti. Ama hamile kaldığımda nedense böyle bir seçeneği hiç gündeme getirmedim. O, yaşantımızı şekillendirdi.

Ve ablamın dediği gibi, çocuk yetiştirmeyi, sanırım fazla önemsiyorum ve kafa yoruyorum.

Gördüm ki, aslında annemle farklı zamanlarda aynı şeyleri yaşamışız. Birer anne olarak da arkadaşız. Ama onun yanında hala çocuğum. Annemlere gittiğimde, anne yemeği yiyip, kanepeye serilip uyumayı seviyorum. İnanılmaz bir huzur. Sanki tüm sorumlulukları portmantoya atıp, tekrar lise zamanlarındaki obur, tembel kız oluyorum. Kime bu kadar kapris yapabilirim ki hayatta.

‘Çalışan Anne’ arkadaşım gibi, uzun bir süre ‘işe yaramama duygusunu’ ben de taşıdım. Annelik, yabancı bir ülkeye gidip yaşamaya veya sıfırdan yeni bir projeye başlamaya benziyor aslında. Yaşam tarzın ve rolün, statün değişiyor. Kendini tekrar konumlandırana kadar konuşulan dile, mekânlara, yeni insanlara, ilişkilere, etrafında olup bitene alışmak gerekiyor. O alışma evresinde insanın aklına daha neler neler geliyor…

Gezgin annenin anlattıklarından sonra düşünmeye başladım. Doğrusunu söylemek gerekirse, bunun geri dönüşü de beni zorlayacak gibi. Çocuk okula başladıktan sonra, diyelim 4 yaş, tekrar kendime yeni bir hayat düzeni kurmam gerekecek. Bu da hamile kalmak gibi kendiliğinden gelişse ne kadar memnun olurum.

Eskisi, yenisi fark etmiyor, ömür boyu taşıyacağım bir sıfatım var artık. Annelik uzun bir yol. Keşfedecek, deneyecek, öğreneceğiz beraber…

Not: (Bir de rakı balık olsa!)

Bekar bir annenin ‘Çocukla gezmek’ konusunda tavsiyeleri, tecrübeleri

‘Endişe etme, gez’ başlıklı yazıda, doğa gezileriyle uğraşan bir anneye danıştığımdan bahsetmiştim.
Bana cevaben attığı mail beni etkiledi ve yayınlamak istediğimi söyledim, o da kabul etti. Kendisine teşekkür ediyorum.

Gönderdiği maili aynen bulabilirsiniz:

Biz anneler, en iyi imkanlara da sahip olsak, bir çocuk için yapılabileceğin en iyisini de yapıyor olsak, sürekli endişeleneceğiz…bunu aşabileceğimizi sanmıyorum:) Bu endişeli hal, bu acabalar, annelerin kafasında, hep bir yerlerde, çaktırmadan da olsa, sürekli duruyor…Bununla yaşamaya da alışıyoruz sonunda galiba 🙂

İşin doğrusu ben, eşimden ayrıldığım için, zaten pek çok şeyi oğlumla beraber yapmak durumunda kaldım. Yani 2 şansım vardı; ya yalnız bir anne olmaya hayıflanıp, boş zamanlarımızı, dar çerçevede geçirecektik, ya da yalnızlık bana koymaz deyip, biraz da meydan okuyup, şansımızı zorlayacaktık. Ben ikinci yolu seçtim.

Oğlumdan öncede sosyal hayatım hareketli idi. Folklor, yardım faaliyetleri, dernekler, trekking, dalış gibi şeylerle uğraşırdım. Evlenince bunlar bir hayli azaldı ve çocuk ile de neredeyse bir süre için sıfırlandı. Ama sonra oğlumla başbaşa kalınca, kendime tekrar bir hayat oluşturmada, eski hobilerim, sosyal hayatımdaki dostlarım ve o zamanki bilgilerim işe yaradı.

Bende oğlumun apartmanda büyüyüp, herşeye rağmen doğaya yakın olmasını istiyordum. Bunun için de elimden geleni yapmaya çalıştım, halan da çalışıyorum. Ama burda önemli 2 nokta var; biz ne kadar doğaya yakınız, yatkınız? İkinci nokta ise; bizim istediğimiz şeyi çocuğumuzda istiyor mu ya da isteyecek mi? Bu onu mutlu edecek mi?

Elbette, siz ne yaparsanız, oğlunuz da muhtemelen sizi taklit ve takip edecektir. Ama bu arada babasını da aynı şekilde taklit ve takip edecektir. Eğer siz bu mücadele de tek iseniz ve babada başka baskın özellikler var ise, oğlunuz o tarafa da çekebilir…Buna üzülmeyin ama 🙂 Sonuçta çocuk için en önemli nokta, her iki taraftan göreceği koşulsuz sevgi olacağı için her halukarda mutlu olacaktır o.

Parklar, bahçeler, İstanbul gibi bir kaosda, küçükde olsa biz annelerin kurtarıcısı. Oturduğum sitedeki 4 metrekarelik parka şükrettiğim anlar bile çok olmuştur…. Benim oğlum ne kadar doğal bir çocuk bilemiyorum ama kendimden farklı olarak, sokak köpeklerini, kedilerini sevmesine hiç itiraz etmedim, kedi tırmaladığında bile, olabilir dedim…içim içimi yedi mi? evet yedi. Ama şimdi benimki son derece hayvansever bir çocuk.

Sokakta, parkta, çimen olan her yerde, yere yatıp yuvarlanmasına izin verdim. Pislendi, ağzına tozlar doldu, üstü genelde çamur ve pistir:) ama dert değil dedim:)

Kendisine genelde az kıyafet alırım. Çeşit çeşit ayyakabılarının ve eşyalarının olmasının bir manası yok.

Haftasonları hava soğuk bile olsa, mutlaka bir deniz kıyısına götürmeye çalışırım. Alış-veriş merkezlerine ise mümkün olduğunca sokmam. Öyle bir yere gideceksek de, artık moda olan, bir şekilde hayvanlarla ilgili bir sergi, oyun alanı, vs. olan IKEA yada benzeri bir yere gitmeye çalışıyorum.

Arabamızın olması bu noktada bir avantaj. Eğer sizde de var ise, şanslısınız. Yok ise moralinizi bozmayın. Şehirlerarası otobüslerde rahat. Atlayın bir otobüse, İzmit’e gidin. Gebzeye gidin. bir yerlere gidin kısacası…uzak bir nokta olsun azıcık. 2 kişilik koltuk alın ve onu da cam kenarına oturtun. 1-2 denemeden sonra oda hoşlanacak, sizde alışacaksınız.

Gittiğiniz yerlerde, yollarda mutlaka ağlayacaki uykusu gelecek ama aldırmamaya çalışın. Sinirleriniz biraz sağlam olmalı…

Bizim ki gibi bir gruba dahil olmak iyi oluyor ama daha önce de anlatmıştım. Yürüme parkurları uzun olunca size de çocuğa da zorluk olur. Benim bir avantajım, grup yöneticisi aynı zamanda erkek arkadaşım olduğu için, bana o çok destek veriyor. Bu nokta da size de eşinizin desteği biraz önemli. Daha sakin parkurlarda, daha az yürüyüşlü parkurlarda (7 göller gibi) mutlaka bir deneme yapın ve oğlunuzla gelin.

Benim hayallerimden birisi de oğlumu izci yapmak:) Gerçi şimdilerde çoklukla dinci tarafların tekelinde ama yine de bu tip oluşumları takip edip uygun bir tanesini bulabilirsiniz 5-6 yaşına geldiğinde. Orda çok şey alabileceğine inanıyorum. Sizi, doğada nasıl görürse, o da o yolda ilerler muhtemelen..yada en azından sempati duyar…Evinizde çiçek yetiştirmek, bahçeye ağaç dikmek, mümkün olduğunca doğal bir yaşam sürmek şeylinde bir yolda ilerliyorsanız, o da zannedersem sizden çok şey öğrenir:)

Ve en önemlisi de, eğer imkanınız var ise, yaz geldiğinde bir Anadolu köyünde, ilçesinde 15-20 gün yada hiç değilse 1 hafta geçirin. Ben Trabzonluyum ve oğlumla geçen sene amcamın evinde kaldık köyde 1 hafta kadar. Yaylaya da çıktı. Keçileri, inekleri, alabalıkları yerlerinde gördü ve neler yaptıklarını gördü…Çok keyif aldı. Bu yaz da bir aksilik çıkmaz ise ben gidemesem bile anneannesi ile 10 gün kadar göndermeyi planlıyorum. Siz de bu tip bir imkanı mutlaka oluşturmaya çalışın. Sizin akrabalarınız yok ise, arkadaşlarınızın vardır. Bu tip imkanları zorlayın.

Yapabileceklerimiz bunlar…Ben de bir kısmını en azından yapmaya çalışıyorum. Ama sonuç planladığım gibi olmayabilir:) Oğlum belki de bir şehir beyefendisi olup, paçaları çamur olmadan gezmeyi ister…bilemem…o nasıl mutlu olacaksa öyle olsun demekten başka yapacak birşey gelmez elden 🙂

Ve en önemlisi, sizin rahat, doğal, sakin ve de sabırlı olmanız lazım. O zaman oğlunuz ile her yola gidebilir, herşeyin üstesinden gelebilirsiniz:) Ben bunun bir kısmını yapabiliyorum ama her zaman olmuyor tabii ki…Lakin yapabildiğim zamanlar işe yarıyor 🙂

Gördüğünüz üzere benim çenem biraz düşüktür:) Umarım işinize yarar bir şeyler yazmışımdır. Sormak istediğiniz başka soru olursa da elimden geldiğince cevaplamaya çalışırım.

Ama oğlunuz çok şanslı. Çünkü koşullar ne olursa olsun, oğlu için bir şeyler yapabilmek uğruna, düşünen, didinen bir annesi var:) Bu durumda o herhalukarda çok güzel yetişecektir:) (bu sözü bana psikiyatrist birisi demişti:) O günden sonra daha da rahatladım artık:)

Kendi anneme sordum ‘anneliği’

Kızım anne olunca

Kızım hamile olduğunu söylediğinde sevinmenin çok ötesinde duygulandım. Sonra ne olduğunu kendime sordum=ne hisettin ? gurur herhalde bu Mürvet olsa gerek dedim,sevinç buda genin devam etmesi dedim,mutluluk bu da ailemizin kalabalıklaşıp sofralarımızın büyümesi neşesi dedim,kızımın büyüdüğünün ispatı dedim.İşte hayat , yaşam budur. kendimin o gün yaşadıkları geldi.
İlk kızımın doğumuna gidiyoruz 24 yaşımdayım ne olacağını veya ne olduğunu bilmiyorum, heyecanlıyım Aydın daha heyecanlı elimi tutuyor. Bilgiler bugünkü gibi elimizin altında değil yani cahiliz. Annem “doğum çantanızı alalım” diyor, ben ise içimden ‘her işimize niçin karışıyor” diye sinirleniyorum. Sancılarım başladı ve doğumhaneye aldılar. İnanılmaz doğum sancıları sırasında doktor devam sarı saçlar göründü demesiyle son bir ıkınmayla kızımı doğurdum ve kucağıma verdiler işte o ana kadar çekilmiş sancılar hiç olmamış gibiydi ve tarif edilemez bu duygu anne sevgisi imiş. Karşılık beklemeden veren bu sevgi acı bilmez, yorulmak bilmez, belki çok kızar ama hep affedici dir. Tarifi güç olan bu sevgi Allahın annelere bahşettiği en yüce duygudur.
Hastaneden eve geldik bebeğin yıkanması lazım.Anneannem banyosunu hazırladı kızımla ben banyoya geldik “ben yıkayamıyacağımı söyledim” anneannem de Aydın la ben yıkarım dedi.Bebeği suya sokmalarınla ben çığlık çığlığa “çocuğumu öldürüyorsunuz” diye bağırdım.Bunca torun yıkayıp büyüttüğünü unutmuştum.
Kızımın bir yaş doğum gününde ikinci kez hamile kaldığımı öğrendim.O gün çifte doğum günü yaptım. Artık çocuk büyütmenin ne olduğunu öğrenmiş gibiydim. Hamilelik dönemi çabuk geçti ve doğum vakti geldi.Sancılar başladı bu sefer biraz uzun sürdü 24 saat ,doğumhaneye girdim bir ıkınmayla küçük kızımı da kucağıma verdiler.Bu inanılmaz hazzı bir daha tattığım için şükür ediyorum.Öğrendiğimi zannettiğim Çocuk bakımı şimdi daha zorlaşmıştı.Elimde Dr. Spock un kitabı bunu böyle mi yapsam, aman ayırım yapmayayım, yemek yetişti mi kocama nasıl güzel görünürüm, arkadaşlar ,derken vakit anneanneliğe kadar geldi.
Annelik bana hep öğretici olmuştur hem duygu hem de bilgi açısından. Kızlarım benim öğretmenlerim olmuştur. Benim disiplinli olmamı, sabırlı olmamı, düşünerek konuşmamı, düzenli olmamı, kabiliyetli olmamı, her an yeni şeylere açık olmamı, yemek yapmayı sevmemi, sosyal olmamı, sosyal aktivitelere katılmamı sağladılar. Onlara çok teşekkür ederim
Tabii bu arada biz anneanne olan anneler aramızda dertleşmeyi sürdürürken kızlarımızdan da yakınmayı ihmal etmiyoruz. Arkadaşım Serpil “yahu bizim Ayşe ye ne yapsak ne söylesek yaranamıyorum hatta çok kırılıyorum”dedi. Aynı duyguları bende taşıdığım için bir anda içimde bir hafiflik hissettim. Olanların olağan olduğunu ikimizde dertleşirken anladık ve gülmeye başladık ve her olan olayı artık karikatürize ederek birbirimize anlatıyoruz.
Anneannelerin köşesini yapmayı da öneriyorum. Eleştirildiğimizde de kırıldığımızda da beğenildiğimizde de paylaşmak istiyoruz. Ama biz çocuklarımızı çok seviyoruz.

Canım Annemden…

Not:
Anneanneler Blogu açılsın!

Bir ‘Çalışan Annenin’ Yorumları

Çalışan anne olan bir arkadaşıma da sordum. Anneliğe ve çalışmayan annelere bakışını

Çalışan kadının anne olması … (bayaa ölçtüm biçtim ne yazsam diye) iyidir son tahlilde. ‘İşyerinde dinleniyorum’ lafı benim için geçerli değil, bütün gün kafa ve çene patlatmak yorucu oluyor, eve gelince de enerjinin son damlasını zaten özlediğin bebeğine ayırıyorsun..ohh o mutlu sen mutlu – mu acaba? Öyle olmuyor her zaman. Talepleri oluyor miniğin, senin de biraz huzur ve dinlenme isteğin. E bunlar bazen çatışabiliyor. O zaman sinirlere hakim olmak zorlaşıyor işte.
Amaaa ev dışında var olmak, annelik dışında bir sıfat almak ve bu sıfat altında birşeyler başarmak da iyi bir teneffüs zamanı sağlıyor anneliğe. Hem de başaran insan daha mutlu ve çevresiyle daha barışık oluyor.
Özetle çok yorucu olmayan, yarı zamanlı veya en azından kısmı olarak evden de yürütülübilecek bir iş idela olurdu sanırım.

Evde bırakmak tam olarak ne anlama gelecek, çalışmaya başlamadan önce kestiremiyordum ben. O yüzden yüzlerce binlerce direktifle başbaşa bıraktım annemi. Günde 10 kere aramadım ama akşamları herşeyi en ufak detayın akadar soruyordum başlarda. Normalde benim yaptığımdan farklı yapılan veya atlanan işler canımı sıkmadı değil. Zamanla alışılıyor esnekliğe… alışmak da gerekli sanki.
Bir de kıskançlık mevzuu var… E bu kadar zaman o miniğin hayatında tek geçilen varlıkken birden hooop 2. belki 3. sıraya düşmek, her anı paylaşamamak, dolayısıyla oyun vs. için ilk tercih edilen kişi olmamak çok zor geldi başlarda. Hatta ciddi alınganlıklarım da oldu. Tabii ki ne mutlu ki anneannesiyle çok iyi anlaşıyor, beni aramıyor olması büyük şans ama bir tuhaf ‘ama onun annesi benim’ duygusu da zamanla etkisini azaltmış olsa da hala yokluyor beni.

İlgi meselesi değişken bence.
İştesin ama o sıra iştahsız veya uykuları sorunlu. O zaman yemek veya uyku saatinde eller hemen telefona gidiveriyor. Hem kendi iş rutinini hem de kızın evdeki rutinini takip ediyosun yani. Ama bazen yoğun işlerden o tempoyu unuttuğum veya ciddi durumlarda işe konsantre olamadığım da oluyor tabii.

çalışmayan anneye bakışım:

her ikisini de kısmen yaşadığım için
işim başımdan aşmış ama evde olmayı özlerken imrenme
bir süre evde geçirmiş ve ben bu dünyada bi işe yarıyormuyum gerçekten diye sorgularken mutlaka çalışmalı fikri…

Aslı Esen Arslan
Mütercim Tercüman

Yakın bir arkadaşın anne olunca ne değişti?

Eskiden annelik hakkında konuşulacaksa, sözü geçenler genelde kendi annelerimiz olurdu. Şu son bir iki senedir anne-arkadaşlar var aramızda. Birden konunun öznesi değişti, annelerimizden anneliğe geçtik. İşte ilk değişiklik: Anne olmak, olmamak, yan etkileri, güzellikleri…
Ben ne evli ne de çocuk sahibi olmadığım için, anne-baba ve bebe tablosunda hala çocuk olarak yer alanlardanım. İlk kez çok yakın bir arkadaşım anne oldu ve arkadaşlığımız, sanırım bebek fikri doğar doğmaz değişti. Ev arkadaşıydık, evi dağıttık ve İstanbul’un iki farklı yakasında ikamet eder olduk. Daha az görüşüleceği zaten aşikârdı ama ben tuhaf bir şekilde, sanki bebek doğacak, biraz zaman geçecek ve sonra kaldığımız yerden devam edeceğiz psikolojisinde bekler oldum. Acaba bebeğin ne olacağını düşünüyordum o sırada? Mesela 6 aylık olunca, ‘Anne ya sen git takıl arkadaşlarınla, ben artık her işimi görüyorum.’ gibi bir teklifi mi olacaktı? Ya da bir dünya seyahatine çıkıp, arada bir ziyarete mi gelecekti? Belli ki o eski diye tutturduğum her neyse, çoktan göçüp gitmişti.
Arada bir ikisini ziyaret ediyorum ve çok ender de olsa, kız kıza muhabbet yapıyoruz. Dertlerimiz daha farklı artık. Sanırım hayata bakışımız da. Ne de olsa bir çocuğa öncelik vermek demek artık kendi hayatını ikinci plana atmış olmak demek. Bu böyle olunca, karşılıklı ne söyleyeceksek önce çocuk filtresinden geçirerek söylüyoruz: Söylediğim çocuklu birine uygun mu, çocuğa haksızlık olur mu, çocukla bu yapılabilir mi, çocuk faktörünü hesaba katarsak vb. Öyle her konuyu açamıyor insan. İster istemez biz geçtik bu yollardan bakışı oluyor annelerde. Babalık müessesinden bahsetmeyi de ben beceremiyorum çünkü erkekler şu âlemde hep bir yolunu buluyorlar ve sinirleniyorum. İki sene öncesine dek hayal bile edemezdim ama işte sonuç: Çocuklar artık konuşmada epey yer kaplıyorlar. Hiç sıkılmıyorum ama Tunbik’le çok vakit geçiremediğim için onu da, çocukları da yeterince tanımıyorum. Böyle olunca da genelde varsayarak konuştuğum için biraz rahatsızım. Her zaman neden bahsettiğimi bilemiyorum. Eski halimizi özlüyor olsam da şimdiki yeni ilişkiye de daima ön yargısız bakmaya çalışıyorum. Arkadaşım bana artık daha kırılganmış gibi geliyor. Öyle davrandığı için değil ama sanırım yanında küçük ve muhtaç bir insan gezdirdiği için ben böyle hissediyorum.
İstisnalar kaideyi bozmaz diyerek görüyorum ki bebekle birlikte tıpkı ilkokul günlerine dönüyor kadının hayatı. Erken kalkıyorsun, ödevlerin var, gece çıkmak yok, gündüz parka gidebilirsin, içki yok, sigara yok… Eh, buna da böyle can-ı gönülden evet diyebilen anaların sahiden eli öpülür diyorum ve ikinizi de çok çok öpüyorum.
Ece Karakuş
Editör