İlkokul ile gelen yeni ve giden eski kaygılar

Arada kendimi (bir anne olarak) vurdumduymaz buluyorum, hele de eskiye nazaran. Hatta kaba bir alaycılık da var. Eski derken sadece 3 hatta 2 yıl evvelkine…

Sebebini bilmiyorum, sadece tek bir nedene bağlamak doğru olmayacaktır biliyorum. Ancak ilkokul çağında tek çocuk hele de erkekse sanırım evrimleşiyor insan.

İlkokul 1’e geçiş ile bebeklik dönemi tam anlamıyla bitiyor. Bunu bilsek dahi bu geçişi yaşamak her iki taraf açısından da biraz güç oluyor. Gerçi her 3 taraf ve oluşan ilişkileri…

Ebeveyn olarak;  o kadar çok şey beklenebilir mi bir çocuktan? Soru ve sitemi, çocuk açısından oyuncaksız bir disiplin ve zorunluluklar baskısı, öğretmen açısından da bunlar artık bebek değil kendi sorumluluklarını artık alabilirler başkaldırısı… Ebeveyn ve öğretmen arasında korunmaya çalışılan nezaket arasından fışkıran güç savaşları sonunda öğretmenle baş başa kalan çocuk…

Yaşarken hiçbir şey yoluna girmeyecekmiş gibi gelse de ilk sömestr sonunda her türlü kombinasyonda dengeli bir ilişki kurmayı en azından biz başardık. Genelde de gözlemlediğim bu ilk senenin sonu mutlu bitiyor (istisnalar var elbette).

İkinci sınıfa geçince, kendi sorumluluklarını kendi taşıması gerektiğine inanan bir anne olarak yaşadığı hayal kırıklıklarını dikkatle dinlemekle beraber eskisi gibi içselleştirmiyor, çözmeye çalışmıyorum. Zaten benim söylediklerimin hiçbir işe yaramadığını ve eninde sonunda kendi hikayesini kendi yöntemleriyle şekillendirdiğini gördüm ve artık bir birey olduğuna inanmaya başladım.

Bu geçiş aşamasında gene beni konumlayan hatta birçok ilişkisinde beni dışlayarak kendi benliğime dönmemi sağlayan kendisi oldu. Fikren her ne kadar özgürlükçü ve bireyselci olduğumu düşünsem de tavır olarak bu noktaya daha yeni gelebildiğimi ancak şimdi görebiliyorum.

Yazmadığım bu süreçte anladıklarım:

  • geçişlerin sancılı olduğu, bazen fedakarlık adı altında bağımlılıkların körüklendiği, bazen çocuğun sorumlulukları arkasına saklanmanın bağımsızlığına sahip çıkmaktan daha güvenli geldiği
  • Yaşanmış bağımlılık ne kadar harika ise yaşanan özgürleşmenin de o kadar gurur verici olduğudur.
Reklamlar

Tatil olur da çocuk hasta olmaz mı?

Domateslerin olmasını beklemedik, biz olmuşların yanına gittik. Ama dönüp baktık ki İstanbul’dan çok açılmışız. Dönüşümüz nasıl olacak, o kadar uzun bir araba yolculuğunu nasıl kaldıracağız bakalım!

Tatilimiz bitiyor, son günündeyiz. Marmaris Datça arasında Bördübet (Korsanların değimiyle kuş yatağının Türkçeleştirilmiş hali), dere kenarında vaha gibi bir yerde seyahatimizi noktalıyoruz. Bundan ötesi olmaz dedik. Zaten çocukla yapılmayacaklar listesini de tamamladık sanırım.

Bodrum’dan ayrılırken bir arkadaşlara uğradık. Kaldıkları yerde de bir havuz varmış. Babası ve diğerleriyle yalnız kaldığı bir anda olduğu gibi, bezi, ayakkabısı filan çocuk havuzuna atlamış bizimki. Sonrasında çıkarmak ne mümkün! Bütün gün oynadı ve şifayı kaptı. (En azından bence öyle)

Datça’da muhteşem koylar var, her taraf bük, Ovabükü, palamutbükü, o bükü bu bükü… Ama yollarda büklüm büklüm. İlk kusmalarla başladı. Dedik araba tuttu, sonra zehirlendi. Ertesi gün ateşi de yükseldi. Sağolsun Özdemir Pansiyon (Mesudiye Köyü, Datça) Ailesi, evlatları gibi baktılar bize. Büklüm büklüm yollarda, kusa kusa hastanelere taşındık. Kan tahlilleri vs enfenksiyon kapmış, bir yandan da azı dişi çıkartıyor.

Çocuklu tatil notlarından en mühimlerini burada öğrendim;

Tedbiri elden bırakmamak ve tatil mekanını, mümkünse doktor ve hastaneye yakın olan yerler tercih etmek yerinde olur. Arabayla uzun ve sık seyahat etmek çocuğu yıpratır. Üstüne bir de feribot veya tekne daha da beter edermiş.

Yola çıkmadan doktorundan ilaç listesi istenmeli ve bavula konması unutulmamalı. En önemlisi de derece!

Ateşliyken süt kustururmuş. Yoğurt da verilmezmiş. Ama ishalken ikisi de iyi gelirmiş. (bu bizim durumda öyle oldu en azından, her durumda kendi doktoruna sormak da fayda var)

Tülbent gene çok işe yaradı. Arabada kusmuk temizlemek, ateş düşürmek için ıslatıp vücuduna tutmak vs…

Hastalanalı nerdeyse bir hafta oluyor. Kusma, ateş, iştahsızlık, üstüne ishal ama ısrarla yollardayız. Bir ara kendimi akıl, fikir dilenirken buldum.

Hasta olduğu için de yemek yemiyor. İştahsız çocuk bakmak gerçekten de zor işmiş. Bir yandan anne vicdanı bu sızlıyor, diğer taraftan sürekli aynı terane insanın sinirleri zıplıyor, etraf batıyor, sürekli farklı şeyler denemek de cabası. En azından kendim pişirmiyordum, ama şipariş edilen atılmasın diye kalanları ben yedim, lapa, makarna yemekten gına geldi.

Artık yavaştan neşesi yerine geldi ya, içimize sular serpildi, rahatladık (şöyle güçlü bir duygudan bahsediyorum ama uygun lafı bulamadım).

İki gündür bostana dalıyoruz. Bursa’da çiçeklerini gördüğümüz domates fidanları, Bodrum’da minik yeşil toplardı. Burada kıpkırmızı domatesler oldular. Ağacından dut, limon, fidanından biber, domates, salatalık koparıp yedik.

Bizi gezdiren 5 yaşındaki Hasan bir ara otlara daldı, hop bizimkide koparıp yiyor. Ne olduğunu anlayamadan lüpletti. Meğersem semizotuymuş. Çıkışımızda bütün suratı boyanmış, üstü domates çekirdekleri, toprak içindeydi. Sanırım artık iştahı da yerine geliyor…

Hastalık yüzünden Bördübet’in hakkını vererek yazamadım

Not: bu yazıyı sanırım 2010 yazında yazmış ama yayınlamamışım…. neler yaşadığımı hatırladım ve güldüm… Anıların hatrına bunun da yerini almasını istedim. Şimdi eski bana söyleyecek bir ton lafım var, gereksiz de olsa onun telaşını da anlıyorum 🙂

Babalara ikinci ağızdan öğütler

Kimsenin içinden nasıl bir anne/baba çıkacağı önceden kestirilemiyor. Çocuk olduktan sonra da bunu tartışma zemini kimi durumlarda yaratılamıyor.

Bunun üzerine, fikirlerimi destekleyen kaynakları eposta yoluyla iletmek cazip bir anlatım biçimi halini aldı.

Aşağıda, kaynak gösterdiğim ‘Çocuk Genç ve Aile Danışmanlık Merkezi, Ekip Norma Razon’un sayfasından alıntı iki makalenin sadece bizim için önemli gördüğüm bölümlerini yazıldığı gibi birebir ekliyorum …

…. Aslına bakarsanız iyi bir baba olmanın sırrı eşinizin iyi bir anne olmasına, iyi bir anne olmanın sırrı ise eşinizin iyi bir baba olmasına bağlıdır. Aile içindeki rollerin dengeli dağılımı ve çocuğunuz için uygun rol-modeller olmanız, ilerde benzer rolleri çocuklarınız üstlendiğinde sergileyecekleri tutum ve davranışları belirleyecektir. Bu bilginin doğruluğunda tereddüde düşüyorsanız eğer, çocukken babanızı veya annenizi eleştirdiğiniz pek çok davranışı bugün çocuklarınıza uygulayıp uygulamadığınızı bir düşünün isterseniz.

Aile içinde çocukları yoracak en önemli ilişki biçimi karmaşıklaşan rol dağılımlarıdır. Hiçbir zaman babalardan anne, annelerden baba olmaları beklenmemelidir. Zira her iki rol hem nitelik hem de nicelik olarak birbirinden farklı karakterlerdedir. Yardımlaşma ve destek olma, o kimliğe bürünme anlamına gelmemektedir.

Annelik yaratıcı tarafından onlara bahşedilmiş bir özelliktir. Ben meslek hayatım süresince istisnalar haricinde korku ve kaygı durumlarında “babaaa” diye ağlayan bir bebek görmedim. Bu durumlarda en emin yer annenin kanatlarının altıdır. Her ne kadar eşlerimize söylemesek de yemeğin en güzelini annemiz yapmıyor mu? Biz babalar bile başımız sıkıştığında, üzgün ya da kaygılı olduğumuzda ya uzaktaki anneye ya da yanı başımızdaki anneye başımızı yaslamıyor muyuz?

Ancak, babanın çocuğun bireysel, sosyal ve psikolojik gelişimine büyük katkıları olduğu ve bu katkının yaşam boyu süreceği de unutulmamalıdır.

Babanın erkeksi ve dış dünyayı temsil eden görüntüsü, çocuğun bireyselleşmesine, iç kontrol mekanizmalarını kullanmayı öğrenmesine ve dış dünya ile daha rahat iletişim kurmasına olanak verir, onu cesaretlendirir.

Özellikle babaların çocuklarıyla gireceği diyaloglarda onların özgüvenini sarsıcı nitelendirmelerden kaçınmaları gerekir. Çocukların fiziksel özellikleri ve duygusal zayıflıklarıyla ilgili olumsuz eleştiriler daha sonra kolay kolay geri getiremeyeceğiniz güven problemlerinin ortaya çıkmasına yol açabilmektedir.

Toplumsal normlarla dışa dönük olarak şekillendirilmiş yapısından dolayı babanın çocuğuyla kurduğu doyurucu ilişki, verdiği tepkiler, tutumlar ve davranışlar analitik düşünce yapısını, sözel becerilerini ve bunlara bağlı olarak akademik başarısını olumlu yönde etkiler.

Erkek çocukların babalarıyla daha rahat iletişim kurdukları ve etkileşim halinde oldukları söylenebilir. Bu görüşün kuvvet kazanmasının nedeni sosyal tutum ve faaliyetlerde benzer seçimlerin söz konusu olmasıdır. Baba ve erkek çocuk arasındaki sosyal etkileşim ve oynanan oyunların niteliğine bakıldığında daha saldırgan örüntülere rastlanabilmektedir. Bedensel yüksek efor gerektiren futbol, boks gibi sporların izlenmesi, güreş taklidi oyunlar oynanması ve rekabete dayalı faaliyetler baba-oğul tarafından daha çok tercih edilmektedir. Tüm bu faaliyetler sırasında erkek çocuklar maskulen tutum ve davranışları, rekabeti, yenmeyi ve yenilmeyi babayı örnek alarak öğrenirler.

Babanın yokluğu veya ilgisizliği çocukta çeşitli uyum davranış bozukluklarına yol açabilmektedir. Babaların çok çalışmak zorunda olması onlara yeterli vakti ayırmamanızı gerektirmez. Zira önemli olan onlarla geçirdiğiniz zamanın uzunluğu değil, kalitesidir. İşleriniz ne kadar yoğun ve önemli olursa olsun, hayatının son anını yaşayan bir kişinin “Hay Allah ! Daha bitirmem gereken bir sürü işim vardı.” diyeceğini sanmıyorum.

Hayatınızda yeterli ilgi ve sevgiye yer vermediğiniz takdirde, siz farkında bile olmadan hayatınız yine yanınızdan akıp gidecektir, ama içindekilerle birlikte…

İkinci makaleden alıntı:

…..Baba çocuk için sadece dış dünyayı simgeleyen bir imaj değildir, aynı zamanda güç, kuvvet ve kudret simgesidir. Özellikle annenin çalışmadığı ailelerde, ailenin refah ve huzurunu sağlayan, evin tüm ihtiyaçlarını karşılayan babadır. Baba otoritesinin egemen olduğu ailelerde de baba, her alanda bilgi sahibi olan, her konuda görüşü sorulan, her an danışılan, onayı alınmadan hiçbir iş yapılmayan kişidir. Herkes her şeyi babaya danışır, ama baba kimseye danışmak ihtiyacını duymaz. Baba istediğini, istediği zaman yapabilen tek aile bireyidir. Çocuğun gözünde bu kadar güçlü olan baba, hayranlık duyulan ancak çekinilmesi gereken bir modeldir. Babasını güçlü bulan, ona hayranlık duyan, bu arada babasından sevgi ve ilgi gören çocuk, babasından ürkmez, baba otoritesini benimser, babanın koyduğu kurallara uygun şekilde davranmayı öğrenir, kendi davranışlarını değerlendirmeyi başarır, kendini yargılamayı ve idare etmeyi öğrenir. Babasını güçlü bulan ancak ondan şefkat görmediği için ona yaklaşmaktan korkan çocuk ise, baba otoritesini kabullenmekte güçlük çeker, kurallara karşı gelir.

Güçlü ve sevgi dolu bir baba, çocuk için güven kaynağıdır. Güçlü fakat itici bir baba, çocuk için endişe ve korku kaynağıdır. Çocuğun vicdanının oluşumunda ve değer yargıları edinmesinde etkili olan baba, çocuğun hayranlık duyduğu kadar, zaman zaman varlığından rahatsızlık duyduğu bir imajdır. Babası evde iken çocuk, annenin gözünde ikinci plana atıldığından ve özgürlüğü kısıtlandığından, rahatsız olur. Özellikle erkek çocuk belli dönemlerde annesi ve babasını paylaşmaktan mutsuz olur, babasını rakip olarak görür; bir yandan babası ile özdeşleşmek isterken, öte yandan ona karşı koymak, ondan kurtulmak, ona kendini kabul ettirmek ihtiyacını duyar. Çocuğun yaşadığı bu duygulardan haberdar olan bir baba, onun bu çelişkili durumdan kurtulmasına yardımcı olur. İyi bir baba, çocuğun temel ihtiyaçlarını karşılarken ona sevgi, şefkat ve ilgi gösterir; duygularında ölçülü, dengeli ve kararlı olmayı becerir. Bu baba fırsat buldukça çocuğuna zaman ayırır; çocuğu ile iyi bir iletişim kurmanın yollarını arar, çocuğunu tanıyarak yetenek ve ilgilerini keşfederek onu belli faaliyetlere yönlendirmeye çalışır; boş zamanlarında çocuğu ile oyun oynar, kitap okur, dertleşir, belli konuları tartışır, gezi programları yapar.

İyi bir baba çocuğa evde belli haklar tanırken, belli sorumluluklar verir, evdeki bazı onarım çalışmalarında çocuğundan yardım alır, belli faaliyetleri çocuğu ile paylaşarak onu mutlu kılar. Çocuğunu mutlu kılan bir baba, baba -çocuk ilişkilerini olumlu bir şekilde kurma ve geliştirmede başarılı olan bir baba, çocuğu ile birlikte olmaktan mutluluk duyar. Dodson’a göre “Hiç kimse iyi baba olarak doğmaz. İyi baba olmak sabır, sevgi, araştırma ve bilgi işidir.” Yine Dodosan’a göre ” Bir erkek için duygusal yönden alacağı hiçbir ödül, çocuklarının doğdukları andan, yaşamı kendi başlarına yüklenecekleri çağa kadar, onları gereğince yetiştirebilmek kadar doyurucu olamaz.”

Artık çocuğunun gelişiminde etkin bir rol almak isteyen babaya, garip bir gözle bakıldığı devirler geride kalmıştır. Günümüzde babalar, çocuk bakımında da, eğitiminde de, en az anneler kadar başarılı olabileceklerini, birçok toplumda kanıtlamışlardır. O halde babalar çocukları dünyaya geldiği andan itibaren varlıklarını ve etkinliklerini onlara gösterebilmelidirler. Unutmamak gerekir ki, çocuğun beden ve ruh sağlığına sahip olabilmesi için bir anne, bir de baba modeline ihtiyacı vardır. Ne anne babanın yerini tutabilir, ne de baba anneninkini! Her birinin cinsiyetlerine uygun olarak yerine getirmekle yükümlü olduğu görevler farklıdır. Bu nedenle anne de, baba da, kendi payına düşen görevi üstlenmeli; çocuğun bakım ve eğitiminde birlikte rol almalıdırlar.

İstanbulla derdim var

İnsan gençken veya iş güç sahibi koştururken fark etmiyor. Ama çoluk çocuğa karışıp, ancak onunla gezmeye başlayınca önemini anlayabiliyor… Kalabalık ve yeşil alan kıtlığı, bırakın doğayı bizleri nasıl etkiliyor?

Kenter Tiyatrosunda bir çocuk oyununu gözüme kestirmiştim. Hala öğlen uykusu uyuduğumuz için, oyunun saati bize pek uygun değildi gerçi, ama şansımızı deneyelim istedim. Sabahtan kurtlarımızı döker, beraber bir yemek yer sonra keyifle seyre dalarız diye hayal etmiştim.

Harbiye Askeri Müzenin bahçesinde gezinip helikopter, tank, jet vb onları inceledik. Maçka parkına indik, sonra da Tunaman Çarşısı karşısındaki parka…

Askeri müze dışındaki alanlarda oyun oynarken gerildiğimi hissettim. Her ne kadar kirlenmek güzeldir felsefesini benimsemiş olsam da ellerinin yere değmesi, sonrasında dokunduğu her yer bana batmaya başladı. Kedi pisliği kokusu kaçma isteği uyandırdı. Halbuki Göztepe parkında veya Özgürlük parkında kir, yağmur çamur dahi olsa bakmam… Hatta kumlu parkların kedi tuvaleti olduğunun da farkındayım ama umursamam ıslak mendille sildikten sonra simidini eline alır yer…

Bende bir gariplik olduğunu hissettim. Bunun ‘karşı taraf’ psikolojisiyle de alakası yoktu.

Küçük bir ülke kadar büyümüş İstanbul’umda yeşil, bakir alan kalmamış nerdeyse… Onca insan, kedi, köpek, kuş, araba, çöp hep beraber nasıl sığabilir ki?

On bahçeye bir kedi pislese gübre dersin, bir bahçeye on kedi pisleyince pislik olur. Bu kedilerin suçu değil ki. Dar bir kaldırımda iki kişi karşılaşsa ‘ay lütfen siz buyurun’ diyebilir. Ama aynı kaldırımdan aynı anda 30 kişi geçmeye çalışırsa izdiham olur… Bu da o insanların suçu değil…

Bence medeniyet, medeni tutum; sıra beklemek, yol vermek, sözünü dinlemek vb. şahsa ait bir alan bırakılırsa sağlanabilir. Diğer türlü çocukluktan başlayarak baskıyla büyüyen bir nesilden bahsetmek gerekir. Dokunduğu yer bile sorun oluyorsa o çocuğun özgüvenli yetiştirebilecek bir anneden de bahsedemeyiz.

Çocuk dilediğince elleyebilmeli, bakabilmeli, deneyebilmeli… Bunun gibi alanlara ihtiyaç var. Sadece çocuklar için değil her yaştan herkes için hatta havada uçan kuş için bile gerekli…

Çocuğun ağzından laf almak

Bir anne çocuğu için normalde alttan alacağı bir davranışa karşı sert çıkabilirmiş.

Kendime şaşırdım, nasıl böyle bir çıkış yapabildim diye. Normalde uyarı bile olsa kelimelerimi ve ses tonumu özenle seçer, karşımdakine uysalca anlatırım rahatsız olduğum konuyu. Bu bir eleştiri olacağı için de kaygılanırım söyledikten sonra.

Ama artık o kadar biriktirmişim ki, bir anda olduğu gibi çıktı kelimeler… Gene dikkatli seçilmiş olsalar da, direkt ve serttiler. Küstah değildim, bağırmadım ama sesim de gayet net ve duyulabilir çıktı.

Zaman zaman geçti, beraber güzel oynadılar. Kimi zaman tetikteydik ısırmasın diye… Ama artık kendi başlarına oynamak koşturmak istiyorlar, hakları da… Peşinden kaydırak tepesine çıkmayı bırakalı bir yılı geçti artık. Zaten ne kadar tepelerinde durabilirsin ki, kucağında bile olsa hop iki saniye de kapıyor.

Yaşları gereği oyuncak konusunda veya herhangi bir konuda çekişmeleri çok doğal. Hep, kardeşi olsa veya çok kuzenli kalabalık bir evde büyüse, çocuklar arasında ki olağan kavgalardan olacaktı bu da, diye düşündüm.

Ama iki kere üst üste kolunda ki morlukları görünce yeter artık dedim!

Hakkını savunsa da, başkasının oyuncağına el koymaya niyetlense de şiddete başvurmak bizimkinin huyu değil. Azarı ısıran işitse de bizimki üstüne alınıyor. Ben ağladım diye gidiyorlar veya ayrı odalara alındık diye düşünüyor.

Şimdi aklından neler geçiyor, nasıl öğrenebilirim ve haklı olduğunu, oyunun onun yüzünden bozulmadığını nasıl anlatabilirim onu düşünüyorum.

Arkadaşlıklar başlayınca bu gibi sorular durmayacak… Bugünden konuşabilmeliyiz, bir çocuğun ağzından baklayı nasıl çıkartırsın?

Kötü haber; İyi Cüceler taşınıyormuş

https://kimana.wordpress.com/2010/09/25/iyi-cuceler/

En az haftada bir İyi cücelere uğrar olmuştuk. Yürüyerek önce Beyaz Fırın’da tatlımızı yer, parkında oynayıp, İyi cücelerde atıyorduk kendimizi…

Her seferinde farklı bir sohbet oluyordu… Bu sefer taşınacaklarını öğrendim. Çok keyifli, özenle düzenlenmiş rahat bir ortamı var ve insan kitaplara bakmaya doyamıyor…

Umarım gitmezler çünkü biz iyi cücelerde vakit geçirmeyi çok seviyoruz. Giderlerse özleyeceğiz…

Var mı bu işin bir doğrusu?

Kimi noktada nasıl davranacağım konusunda kararsız kalıyorum. İleride etkileri neler olur bilmiyorum, o yüzden ince eleyip sık dokuyarak gözlemlerimi anlamlandırmaya çalışıyorum. Okuduklarımı, anlatılanları kendime göre yorumluyorum. Yaptığımın yanlış olmadığını bilirsem kendimden emin oluyorum, tavırlarım da kararlı oluyor.

Babası da çok çalıştığı için, bizim geçirdiğimiz süreçlerden ve benim bu kafa yormalarımdan bihaber, karşısında küçük bir yetişkin varmışçasına, yaptıklarını herhangi bir süzgeçten geçirmeden tavır takınıyor.

En sonunda oturduk konuştuk. Tavırlarımızın neticelerinden, ona etkilerinden vesaire bahsettim. Kafası karıştı. Beni haklı bulduğunu söylese de, hayatı akışına bırakmaktan yana olduğunu ve çocuğa karşı davranışların sorgulanmadan yaşanması gerektiğine inandığını söyledi.

Çevresindeki herkesi çocuğuma karşı davranışları konusunda uyaramam. Farklı karakterde, yaklaşımda insanlar olduğunu görmesi gerekir, kimi yerde hayal kırıklığına uğrasa da… Bu konuda kendisiyle hem fikirim.

Ancak anne babası olarak bizlerin tavırları kemikleşmeden yaklaşımımızı sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum. Bu spor yaparken yanlış öğrenilen bir hareket gibi yer ederse değiştirmekte zorlanırız. Ebeveyn olarak çocuğumuzun gelişiyle davranışımızı, konuşmalarımızı yeni şekillendiriyoruz. Bunları doğru oturtursak, ileride ilişkimizi tamir etmek için uğraşmayız.

Nereye kadar kendimizi yeniden şekillendirmeliyiz. Küfür etmeyi bırakmak veya bir şey isterken ‘versene alsana’ demek yerine, ‘verir misin’ demek şekilcilik midir? Koltukta tencereden yemek yemek, çoraplarını çıkarıp salonda bırakmak… Çok komik olsa da, başarısızlığa uğradığı noktada gülebilir miyiz? Çocuğa örnek olmak adına nelerimizi değiştirmeliyiz?

Bir de sigara konusu var. Emzirmeyi bıraktıktan sonra tekrar içmeye başladım. Evde sadece balkonda sigara izni var, dışarıdaysak da aynı masada oturuyorsak sigara içmek isteyen masa değiştirmek zorunda… Ama artık açık havada mesela o parkta oynarken banka oturup içiyorum. Yani beni içerken görüyor. Eskiden ona da müsaade etmiyordum.

Bütün bunlar kafamın köşesinde bir soru işareti olarak duruyordu. Çalışırken de böyleydim, bir şey yapacaksam planı, programı, her türlü detayı, alternatifi bulunmasını isterdim, sorularımla astlarımı epeyce bıktırırdım. Artık sadece iş başı yapmak lazım, ön çalışma bitmediyse de, süresi bitti…

Foça’ya kaçtık

Sömestr tatilinde radikal kararlar aldım. Kimini uygulamaya geçirebildim, kimini rafa kaldırdım. Evdeki yardımcı ayrılıp okul da tatile girince, baktım ben tek başıma başkaldırmalar ve isyanlarla başa çıkamayacağım, Foça’ya annemlerin yanına attık kendimizi. Çok da iyi yapmışız bana da, oğluşuma da özgürlük, şımarma, bolca yeme ve yürüyüş imkanı tanıdı.

O arada kendimize biraz da dışarıdan bakabilme fırsatım oldu. Şunu anladım ki günlük rutin için de ben çocuğumu gözlemleyemiyorum. Anneannesiyle, dedesiyle, yemek yerken, yürüyüş yaparken oynarken ben de gayet keyifli ayaklarımı uzatmış seyredebildim.

Uygulamaya koyabildiğim ilk değişiklik okul konusunda oldu. İstanbul’a döner dönmez eski okulumuza çıkışımızı verip, yeni bir yere kaydımızı yaptırdım.

Bu arada herkes gider Mersin’e biz gideriz tersine, kışın da Foça’nın da keyfine diyecek olmuyor.

Kars Sarıkamış Kazıkkaya Anaokulundan…

Bugün öyle bir teşekkür aldım ki

Çok onurlandım…

Kars’taki becerikli ve akıllı öğretmene
Samimi ve saygılı, iş takibinde çok dikkatli kardeşine

Kolay gelsin, bahtları hep açık olsun

Miniklere de ‘zihin açıklığı versin’ okuyup, çocukluklarının tadını çıkarsınlar…

Sevgiler teşekkürler
VE TEBRİKLER

Kars Sarıkamış Kazıkkaya Anaokulu