Erenköy – çocukla beraber rahat ve keyifli vakit geçirilecek bir pastane

Pastanenin konsepti itibarıyla her zaman çocukların mekanda önceliği vardı ve çoğunlukla bebekli anneleri görürdüm.

Güvenli, temiz, hem açık havada hem de daha küçüklere içeride oyun alanı yapmışlar. Erenköy deki Beyaz Fırın bu, bizim de müdavimi olduğumuz bir yerdi. Bizimki ayaklanıp, koşturmaya başlayınca ayağımızı kesmiştik.

Açık hava parkının açıldığını fark ettik ve geri koştuk. Çocukların kaçabilecekleri, kendilerini tehlikeye atabilecekleri noktaları da kapatmışlar. Sürekli göz önündeler. Yer tartar zemin, çocuklara uygun masalar da koymuşlar. Hatta içeride resim yapacakları bir alan da ayrılmış. Çocuklar kendilerini meşgul edebildikleri için anneler de rahat edebiliyor.

Yeni favorimiz, her gün mekanımız burasıdır.

Reklamlar

Sulu boya

Dolapta bekleyen suluboya paletini çıkardım. IKEA dan, şövale gibi bir tarafı kara tahta diğer yüzü beyaz tahta 4 ayaklı bir ahşap düzenek almıştık. Ona geçirilebilen rulo resim kağıdını da taktık salonda duruyor.

Minik bir bardağa, bir parmak su koyuyorum, ayrıca boyaları da ıslatıyorum. Her seferinde fırçayı suya batırmak zahmetli bir iş, benim için bile… Keyifli bir uğraş oldu onun için…

Özellikle yazmak istememin sebebi ise en kolay temizlenebilen boya olması. Gün geçtikçe kağıda boya yapmak sıradanlaştı herhalde arabalarını, sehpayı vs boyamaya kalkıştı. Kağıt havluyla bir müdahalede tertemiz oluyor. Parmak boyası gibi akışkan ve yoğun olmadığı için de etrafı batırması daha zor. Ayrıca üst baş da batmıyor. Pastel boyalar gibi eline kaptığı gibi bütün evi boyaması da ihtimal dışı, fırçanın üzerindeki boya ve su kadar kirletebilir.

Bir de suyu ortadan kaldırınca boya kuruyor. Haliyle güvenle ortalıkta bırakılabiliyor.

2 yaş oyuncakları (ben benimkinden yola çıkıyorum)

Arabalar, daha çok Eminönü alt geçitte satılan eski model arabaların minikleri. Çok çabuk parçalanıp kırılıyorlar ama en makbul olanı gene onlar…

Trenler ve rayları, IKEA nın tahtadan yapılmış, rayları kendi monte edebileceği kadar basit, lokomotif ve vagonları mıknatısla birbirini tutan bir seti var…

Yap boz, ahşap yap bozlar başlangıç için ideal. Karton olanların hakimiyeti zor oluyor. Ama alıştıktan 2li 3lü 5li az parçalı karton olanlar da epey oyalıyor.

Yürürken sürmek için bir el arabası, tek tekerlek, oyuncak puset… Yazın file içinde kova kürek takımı içinden çıkan kendi boyutuna uygun el arabasından pek memnun kaldık. Plastik taşıması da rahat. Kış geldi daha küçük bir modele geçtik. Baloncudan aldığımız bir bastona tutturulmuş içinde çıngırağı olan tek tekerlek. Gene plastik, sürekli pusete takılı duruyor. Kendi başına yürürken yola konsantre olmasını sağlıyor.

Buzdolabı mıknatısları, harf, rakam, hayvan, şekiller değişik gruplarda bulmak mümkün. Ben de yeni fark ettim büyük kırtasiye, oyuncakçı ve çocuk eşyası satan dükkanlarda bulmak mümkün…

Flüt, gerçi davuldan daha çok kafa şişiriyor ama müzik aşkına katlanıyoruz. Normal herhangi bir flüt olur. Mother Care dekileri tavsiye ederim daha az sesi çıkıyor. Delikleri yok, onun yerine flütün alt ucunda bir top var onu çekince içindeki çubuk yer değiştiriyor ve melodi de değişiyor. Anlatabildim mi bilmiyorum ama o iyi işte…

Bizde yok ama oyuncak mutfakları da seviyor, tencere tava yemek yapmaca, su içermiş, yemek yermiş gibi yapmaktan hoşlanıyoruz… Oyuncakçılardan satılan ahşap sebze, meyve, bıçak, pizza, sushi setleri bile var… Bizde IKEA dan kumaş, süngerden yapılmış sandviç malzemeleri yapmışlar ondan var. Yermiş gibi yapıp buruşturup, tshirt ün içine atıyoruz, yedim mideye gitti diyoruz.

2 yaşla gelen bağımsızlık

İki yaşla birlikte çocuk bağımsızlığını farkına varmaya başlarmış. Trouble two dedikleri de aslında bireyselleşmenin sancılarıymış.

Aynada kendini seyretmesi, kendini fark etmenin bir göstergesiymiş mesela.

Veya bezi bırakma da aynı şekilde artık büyümenin ilk adımlarıymış.

Nasıl bir dengeyse bu, anne olarak ben de daha yeni kendime dair ihtiyaçlarımı önemsemeye başladım. Saçımı kestirdim, kişisel gelişim seminerine katıldım, tekrar kendime günlük tutmaya başladım, hayatımla ilgili sorgulama başlattım, yeni dönem hedeflerimi araştırıyorum,kafamda projeler oluşmaya başladı gibi…

Tüm bunlar olurken kendime dönüşün belirtilerini de aslında yeni farkediyorum.

Okula alışmamızın da bunda etkisi büyük. İlk defa bugün okula bıraktım, ben gidiyorum dedim, o da görüşürüz dedi ve okuldan ayrıldım. 2 saat banka, erzak alışverişi vs gibi gündelik işleri büyük bir sükunet içinde hallettim. Hatta bir kahve bile içtim.

Alışma sürecinde okulun küçük olması ve grubunda sadece 5 kişi olmasının büyük faydası oldu. (2006, 2007 ve 2008 liler var sadece)

Küçükler, büyüklerin ağlamasından etkilenmesin diye büyük sınıflardan 1 ay sonra başlattılar bizimkileri. Daha 3 hafta oldu sanırım çocuklar gerçek yüzlerini ancak gösteriyorlar. Ebeveyn ve bakıcılar ayak altından çekilince onlar da, öğretmenler de rahatladı sanırım.

Artık neler yapıyorlarsa, oyunların dil gelişimine ciddi faydası oldu. Zamanları ve ekleri kullanmaya başladı. Sabah İngilizce öğretmeniyle karşılaştık, biliyorum Türkçe konuşabiliyor ben de ‘günaydın’ dedim, bizimki ‘hello’ diye el sallıyor. Camdan cama konuşan komşu teyzelere de hemen havadisleri verdi, ‘günaydın, Tuna okula gidiyor’ bilsinler tabii.

Bir tek resim konusu aklıma takılıyor şu aralar. Evde ve gymboree de düz kağıda resim yapıyordu. Burada şekillerin içini boyatıyorlar. Her gün, ellerinde bir örnek resimle çıkıyor hepsi. Eskiden çizdiklerini bir şeylere benzetmeye çalışırdı şimdi evde de sadece karalama yapıyor.

Çocuğa yaklaşım anlayışlarına kızdım açıkçası. Herhangi bir kurumun hatta anne babaların bile çocuklara ‘zaten bunu yapamaz, becerileri el vermez’ yaklaşımı beni sinirlendiriyor. Daha resim yapamazlar, kendilerini becerikli hissetmelerini sağlamak için de iç doldurma- karalama yaptırıyorlarmış.

Yaptıkları resimleri yorumlayamayanların ayıbı bu. Çocuk belki tren yaptı, göremiyorsan senin problemin, beceriksizsen çocuğa sor ne yaptın diye…

Basit bir örnek gibi görünüyor ama temeli güvene dayanıyor bence. Her şeyden önce karşılıklı güven gerekir. Çocuk bana ne kadar güveniyorsa, benim de ona o kadar güvenmem ve yapabileceğine inandığımı gösterip, fırsat vermem gerektiğine inanıyorum.

Sonuçta onların gözleri, becerileri daha terbiye edilmediği için bizden daha yaratıcılar. Bizler artık doğrular ve yanlışlarla kendimizi bir kalıba sokmuşuz, niye onları bizim kalıplarımızla kısıtlayalım ki?

Bu kaygım sadece bu kuruma has değil. Sonuçta yaşı henüz çok küçük ve güvenli bir ortamda olması ona zarar gelmeyeceğini bilmek içimi rahatlatıyor. Ama benim anlayışımın dışında bir muamele görmesi ve benim bunu değiştiremem de beni rahatsız ediyor. Ki bu daha hiç bir şey, devede pire bile değil… İleride nelerle karşılacak, hangi yeni sistemlere kobay olarak kullanılacak bu çocuklar kim bilir?

Sanırım bunlar da büyümenin sancıları artık annenin kontrolünden çıkıyor ve çevre faktörler çocuğun gelişiminde daha baskın rol oynuyor…

Turkuazoo

Yazın kavurucu sıcağında veya kışın dondurucu ayazında korunaklı, çocukla rahat vakit geçirmek için iyi bir alternatif…

Geçen sene karda kışta dışarıda ne yaparız diye aranırken, henüz yeni yürümeye başladığında gitmiştik. İçinde bulunduğu alışveriş merkezi daha tamamlanmamıştı.

Bu sene bir arkadaşıyla gittik. Forum İstanbul – Alışveriş merkezi de faaliyete geçmiş, güzel de olmuş, aydınlık geniş ferah bir yer. Ayrıca açık hava avlusu var, yeme içme yerleri, kafeler koymuşlar.

Arabayla gidip, bütün gündüz orada geçirilebilir.

Haydarpaşa Garı

2 yaş erkek çocuklarının yeni gözdesi arabalardan sonra trenler oluyor sanırım…

Ağır iş arabaları elbette ki hala gözde… Bir kepçe, dozer veya çöp kamyonunu iş başındayken seyretmek, değil 2 yaşında koca koca adamların bile ilgisini çekiyor… Biz de nerede inşaat görsek durup, yurdum insanıyla sıraya girip dikkatle seyre koyuluyoruz. Yavaş yavaş oyuncak araba koleksiyonumuza onlar da dahil oluyor…

Şimdi de sıra trenlere geldi… Günlük güzergâhımızda tren görme imkânımız olmadığı halde, oyuncak trenleri inceleyerek başladı ilgimiz. Lokomotifin peşi sıra dizilen vagonlar, takip etmesi gereken bir ray olması gibi arabadan ayrışan bir sürü özelliği var.

Ama gene de hepsinin ortak paydası, tekerlekler. Dönebilen tekerleğe benzeyen her şeyi seviyoruz.

Yeni oluşan tren sevgisini pekiştirmek ve değişik bir gün geçirmek adına Haydarpaşa Garına gittik. Ben gitmeyeli asırlar olmuş. Turist gibi gezdik. Eski Türk filmlerinde fakir ama gururlu taşralının İstanbul’a gelişinin simgesi.

Devasa kapılardan görünen boğaz, kalkan gemiler, kocaman merdivenler, tren sirenleri, rayların gıcırtıları yabancılar, yerliler gelenler gidenler çok hareketli olmasına rağmen tavanların çok yüksek olmasından mı, tren gürültüsünden mi ahenkli bir düzeni var.

Bu hoş gezintimiz yarım saat ancak sürdü ve bizimkinin ağlamasıyla son buldu.

‘Tuna tren sevmediiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii’

Yorulduğunu veya gürültüden rahatsız olduğunu düşünüp oradan ayrıldık.

Neden sevmediğini sorduk,’ tekerlekleri yok’ dedi… Gerçekten de onun hizasından trenlerin tekerlekleri görünmüyordu…

Hoş geldin ‘iki’

Evet, 2 yaşına gelince işler biraz değişiyormuş. Çocuğumdaki değişikliklerden ziyade kendimdeki tahammülsüzlükten fark ettim.

Yemeği beğenmedi diye tabakla beraber yere attı, sonra da şaşırıp aa düştü dedi. Gözümün içine bakıp oyun hamuru ağzına soktu yemeye başladı veya elinde kalem koltukları boyuyor, bir yandan da Tuna Hayır diyor. Bu tip olaylarda bir problem yaşamıyorum, bunlar beni kızdırmıyor. Ama geçen gün anladım bir anne çocuğuna ne zaman şaplak atar…

Kapıdayız dışarı çıkıyoruz, ayakkabılarımızı giydik. Pek mutluyuz… Aynı sevinçle balkona koştu. Oyuncağını unuttu, alıp gelecek sandım. Transit yol akıl etmiş, kaşla göz arası çekti sandalyeyi, attı ayağını parmaklığa ‘Tuna git’ diyor. Eş zamanlı olarak diğer tarafta ben de fırladım balkona kaptım keratayı aldım içeri. Sakinledikten sonra ne atlattığımız anladım. İşte o an mutluluk, korku ve kızgınlığın bir yansıması olarak bir fiske atasım geldi.

Gerçi geçenlerde anlına sıkı bir tane patlattım. Sivrisinekler artık beni deli ediyordu. Benim biricik yavrumun alnının tam ortasına yerleşmiş elin sinsi sivrisi, şıpır şupur emiyor. Çok sinirlendim ve vurdum. Benimki de döndü bana bakıyor. Şaşırdı o da. Korktu noluyoruz dercesine baktı. O kadar gözüm dönmüş ki, çocuğuma vurduğumu düşünmeden sadece sivrinin hakkından gelmek için hamle yaptım. Gerçekten kötü bir niyetim yoktu. Çok üzüldüm ama çok da güldüm. Anlattım sivrisinek yakalamak içindi diye, özürler diledim. Anlaştık neyse ki.

Kriz yönetimi, öncelik belirleme, sabır konularında da sınandım. Ama geçemedim…

Kahvaltı hazırlıyorum, domates diye tutturdu. Makinede ekmekler, ocakta yumurta domates yıkarken kokular gelmeye başladı, bir yandan benimki ‘anne bomatees’ diye tam ayağımın altında mızıldanıyor. Üstüne bir şeyler dökülmesin diye uğraşırken çaydanlığı düşürdüm.

Haliyle kırıldı ve bütün mutfak seramik parçalarıyla bezendi. Hemen Tuna’yı kaptım mutfaktan dışarı çıkardım. Ağlamaya başladı, bir yandan etrafı süpürmeye çalışıyorum diğer taraftan o içeri girmeye çalışıyor, ekmekler yanıyor, yumurtanın dibi tutuyor. Elbette ki tonla dil dökmeme rağmen illaki de burnumun dibine girmeyi başardı.

İşte o noktada kontak attı benden bir feryat koptu. Neyse ki babası evdeydi. ‘Baba oğul gidin’ göz önünden kaybolun dedim. Sonrasında yemekleri de kurtardım, etrafı da temizledim, kahvaltıyı da hazırladım ve gene tebessümle çağırdım

‘gelebilirsiniz’.

Şimdi düşününce sıralama şöyle olmalıydı, çocuğu tehlikeden uzaklaştır eline domatesi ver gitsin bir süre onunla oyalanabilir. Yanma tehlikesi olan yiyecekleri bir kenara al, hemen süpürge çıksın. Sonra kaldığın yerden devam et değil mi? Çocuk unsurunu devreden çıkarınca diğerleri zaten matah bir durum değil ki…

Gerilim filmlerindeki gibi müzik ve ses esas efekti, beklenen gergin mizanseni yaratıyor aslında. Bunun bizde ki karşılığı çocuk ağlaması veya mızırdanmasıdır. Ciddi bir zaman baskısı ve stres yaratıyor insanın üzerinde.

Herhangi bir işi, bir insana verip 5 dakikan var deyip gitmekle, tepesine dikilip ‘ hadi hadi hadi çabuk istiyorum istiyorum şimdiiii’ diye bağırırsanız aynı verimi alamazsınız elbette.
İşte böyle, yazdım iyi geldi, rahatladım. Daha neler göreceğiz bakalım, aslında bunlar sadece minik demolar. Bir sonrakine hazırlık. Annenin eğitimi, terbiye edilmesi bu. Çocuklarda ‘annenizi nasıl eğitirsiniz’ diye kitap yazsalar yeridir.

Çizgi film dinlemek

CD çaları keşfedeli epey oluyor ama DVD filmler bizim için yeni. Bambi yeni favorimiz, ilk seyrettiğimiz film. Bundan evvelkiler Baby Tv deki mini çizgi filmlerdi.

Gerçi anne sansürüne uğrayarak seyrediyor. Gene de konu bütünlüğünü yakalıyoruz. Köpeklerin genç geğiye saldırdıkları bölümleri hızlı geçiyoruz. Hem süresini kısaltmış oluyoruz, hem de gereksiz korkulardan sakınıyoruz.

Televizyon faslımızı akşam üstü, yemekten ve banyo faslından önce yapıyoruz. Ama bazen sabah uyandığında da seyretmek istiyor. Geçtiğimiz gün baktım, DVD lerin arasından Bambi yi bulmuş, DVD çalara takmış, eline de kumandayı almış, koltuğa yerleşiyor. Artık anneye sormaya gerek görmüyor, nasılsa nasıl çalıştırıldığını öğrenmiş.

Ama neyseki televizyonu açmak için gerekli düğmeyi bulamadı. Film oynamaya başladı ama sadece duyabiliyoruz, görüntü yok. Gene de pür dikkat çizgi filmi dinlemeye koyuldu.

Ben de ses çıkarmadım. Bizim zamanımızda radyo tiyatrosu vardı, gerçi ilkokul çağlarımdı ama gene de sevdiğimi hatırlıyorum.
Walt Disney çizgi filmlerinde fon müziği olarak klasik müzik kullanılıyor. Klasik müziği çocuklara sevdirmek, en azından kulak aşinalığı yaratması açısından güzel bir fikir olduğunu düşünüyorum.

Müziğin iniş çıkışları, sahnedeki duygu ve hareketlerle denkleştiriliyor. Bu sayede müziğe de farklı anlamlar yüklemeyi öğreniyor sanırım. Bunu yazarken gene çizgi film dinliyor. Hiç dialog olmadığı sadece müziğin devreye girdiği bölümlerde bile surat ifadesi değişiyor, gülüyor filan…

Anaokul, oyun grubu arayışlarım sırasında karşılaştığım bir oyun atelyesinde de ‘Orff Yaklaşımı’ diye bir çalışmaya katılmıştık. Müzik, konuşma ve dansın birleşiminden ortaya çıkan ritim eşliğinde oyunlar oynatmışlardı. Ritime göre hareketlerimizi oyunumuzu şekillendirdik, hızımızı belirledik. Çok eğlenmiştik.

Bunun artıklarını, eksilerini, gelişimine etkisini yargılayacak durumda değilim ama nedense televizyon seyretmekten daha iyi olduğunu hissediyorum. Belki de farklı bir bakış açısı oluşturmasında yardımcı olur…

Bir de bunu tek başına yapabildiği için pek gururlu, bundan keyif olması hoşuma gidiyor.

Herşeyin bir zamanı var

Parklarda, alışverişte telaşlı, gözleri soru işareti bakan yeni annelere rastlıyorum. Kaygılarını, heyecanlarını çok iyi anlıyorum. İlk bir buçuk yıl bebek çok küçük, anne çok yeni… Yeni okula başlayan öğrenci veya ilk defa âşık olan bir genç gibi saf, olması gerektiği için cesur ve tecrübesiz. Öğrendiklerimi yanlarına gidip anlatmak, içlerini ferah tutmalarını tembihlemek istiyorum. Ama biliyorum ki gerek yok. Kendileri yaşamadan bilemezler.

İşler bebeklik bittiği için mi, yoksa anne olmaya alışmaya başladığım için mi bilmiyorum değişti. Artık elim ayağım birbirine eskisi kadar çabuk dolaşmıyor. (Hastalıklar hariç, onun için herhalde 5 10 yıl daha lazım) Düzenli alışverişe ve yemek yapmaya da alıştım, gerekli ve yeterli almayı ve yapmayı da öğrendim.

Sorunlar ve sorular eskiyince de gündemden hızla uzaklaşıyor. İnsan unutuveriyor neleri kafasına taktığını…

Eski sorularım aklıma geldi, gece uyanmalarını ve gece sütünü nasıl bıraktırabilirim, kitapları kemirmeyi bırakacak mı, sokakta beraber yürümeyi nasıl öğretebilirim gibi…

Her şeyin bir zamanı varmış. Birkaç haftadır geceleri uyanmıyor. Birden onu fark ettim, aradan onca gün geçmiş ancak bugün kendi kendime dedim ‘biz geceleri uyanmıyoruz artık’ diye… (umarım böyle devam eder)

Haliyle uyku arasında süt de istemiyor. Çorap söküğü gibi birden, kendiliğinden oluverdi. Keza öğlen uykuları da kendisi saatini belirledi.

Formül sütünü bırakmayı da tesadüfen bir gün denedik ve çocuk sütüne geçiş yapmış olduk. Hatta geçenlerde organik süt verdim, onu da içti.

Kitapları ve oyuncakları ne zaman kemirmeyi bıraktı gerçekten farkında bile değilim herhalde birkaç aydan fazla olacak çünkü kemirdiğini ve bunu kendime problem ettiğimi bile unutmuşum.

Beraber yürümeye de tatilde aldığımı plastik el arabasıyla başardık. Ben puseti iterken o da el arabasıyla yanımdan yürümeye başladı. Karşıdan karşıya geçerken elimi tutmasını söyledim ve oldu. Kendisi de bir işle meşgul oluğu için aklı dağılıp oraya buraya takılmıyor. Sonrasında taşıması daha pratik olan çubuğa takılı tekerleği kullanmaya başladık.

Ama bir sene önce ne yedirsem, nasıl yedirsem, uyudu, uyumadı, her şeyi ağzına sokuyor diye kendime ne kadar dert ediyordum. Kocamandı sorularım…

Sorularım şimdi de var, olmaz olur mu? Ama nasıl desem bilmiyorum… Galiba anne olmaya daha yeni alışıyorum.

İstanbul’da denize girebilmek istiyorum – Kilyos+Şile

Keşke diyorum, annelerimizin zamanındaki gibi bugün de denize, boğaza gönül rahatlığıyla girme imkânımız olsaydı. Uzaktan bakmak, kenarından yürümek ve girememek çok acı geliyor bana.

Eskiden aklımın kenarından bile geçmezdi. Zaten çalışıyor olurdum veya çalışmıyorsam da tatilde bir yerlerde denize girebiliyordum.

Şimdi çocuk da varken insan imkân yaratma çabasında oluyor. Hazır keyfini almışken biraz daha yüzebilsin istedim. Dilinden de düşmüyor ‘Tuna tatile git, denize gir’ diye…

Biz de Şile ve Kilyos sahillerini denedik. Elbette ki meşakkatli bir program, uzun yol gene de değdi. İnternetten ‘beach’ diye aratınca alternatifler hemen çıkıyor karşınıza.

Bir arkadaşımla oğlanları alıp, erken saatte çıktık Kilyos’a gittik. Tabii ki Ege veya Akdeniz gibi değildi… Ama onlara yetti. ‘Dalyan Beach Club’ tesisin adı, bir koyu kapatmış, yeme içme şezlong vs hizmeti var. Gerçi biz yemek yemedik, yorum yapamayacağım ama ayrı balık lokantası da vardı. http://www.clubdalia.com/referanslar.htm

Pazar sabahı olmasına rağmen, çok erken vakitte yollara düştüğümüz için trafiğe de girmedik. Müessese dolduğunda da çıktık.
Anladığım kadarıyla, İstanbul’da büyük bir çoğunluk ancak 11, 12 gibi, öğlene doğru harekete geçiyor. Dolayısıyla hafta sonu programlarını erken saatlere almak büyük avantaj sağlıyor. Bir de sadece anne ve çocuklar olarak hareket edince işler daha da hızlı halloluyor.

Diğer bir sefer de babamızla Şile’ye gittik. Uzunkum’da yan yana bir sürü gene ‘beach’ diye tabir edilen mekânlardan var. İnternet araştırması yapmadan gittik, sonradan baktım sadece Aquabeach isimli olanın sayfasını bulabildim zaten.

Gittiğimiz gün epey rüzgârlıydı, belki ondan belki de orası sürekli dalgalı onu bilemiyorum. İlk tepeden aşağı inerken gözümüz korktu. Yüzmenin zaten imkânı yok, sadece dalgalarla güreşmek mümkün. Eğlenceli elbette ama 2 yaşında bir çocuk için uygun mu bilemedim. Tepede ambulans ve sahilde cankurtaranlar olması, denizin şakaya gelmediğini yeterince vurguluyor.

Her şeye rağmen, net 2 saat denizden çıkamadık. O sığ yerde dalgaların içinde debelendik, yuvarlandık durduk. Zaman nasıl geçti anlamadık, parmaklarımız buruşunca saate bakmak aklımıza geldi. Bizim sıpa kıyameti kopardı çıkmamak için, ben yorgunluktan perişan oldum. Her dalga geldiğinde kaldır, o benden kurtulmaya çalışıyor, ben onu tutmaya çalışıyorum. Ben de suyun için de yatıyorum, bütün dalgalar yüzümde patlıyor.

Bir yandan bu kadar dalga olması da iyi oldu, deniz temiz mi pis mi anlamıyorsun, köpük banyosu gibiydi. Kumsalı çok geniş, kumu da çok ince, temizlenmesi zor oluyor ama üstünde yürümek bile insanı rahatlatıyor. Ancak bizim gittiğimiz tesisin yemekleri,
kahvesi vs kötüydü.

Önceden bilmediğim, referansı sağlam olmayan yerlere giderken genelde tedarikli olurum ama bu sefer nedense rahat davrandım. Tostla idare, akşama da adım akıllı yemekle telafi ettik.

Detaylı düşününce, çocukla böyle bir program yapmak insanın gözünde büyüyor, o kadar saat için değer mi deniyor. Ama gerçekten değiyor…