Soru: Her kadın anne olmalı mı? Mine Söğüt

Eskiden, yani nasıl hamile kalındığının ya da hamile kalmamanın da mümkün olduğunun bilinmediği çok eski zamanlarda kadınlar “doğal” olarak anne oluyorlardı. Çocuk sevgisi, çok zor olan çocuk bakımının eksiksiz yerine getirilmesi için doğanın dişilerde hormonlarla düzenlenlediği sistemin getirisi. Yoksa doğada dişiler çocuk yapmayı değil sadece sevişmeyi isterler. Ama sevişince de anne oluverirler. Sonra da doğan çocukları yaşatmaları için gereken özveriyi hormonlar aracılığıyla gösterirler. O eski zamanlarda kadınlar nasıl korunacaklarını bilmedikleri için anne olmak zorundaydı gerçekten. Ama bugün aslında değiller. Ancak “toplum baskısı” ciddi bir şekilde kadınları anne olmaya zorluyor. Çocuk doğurmak ve büyütmek, evet arzu edilebilecek bir şey. Ama arzu edilebilecek tek şey değil. Onun yerine çocuksuz olmak da istenebilir. Hayat boyu bir çocuğun sorumlulğunu üstlenmek insanın gözünde büyüyebilir. Kadın hakkını daha dingin, kendine yönelik bir hayat seçmekte kullanabilir. Tabii eğer başta annesi olmak üzere ailesi, doğum yapmış arkadaşları, konusu komşusu böyle bir olasılık dünyanın sonuymuş gibi davranmaz, dudak ısırmaz, itiraz etmez, baskı yapmazsa. Ben sanki seçeneği yokmuş gibi, doğurmazsa ayıp olurmuş gibi hissettiği için çocuk yapan ve bunu itiraf eden çok az kadın tanıdım. ama bunu itiraf edemeyen çok kadın olduğunu seziyorum.
Mine Söğüt

Reklamlar

İlk defa anne olmak, bir kadının bakış açısından!

Doğum kadın açısından tam bir dönüm noktasıdır. Doğurduktan sonra ve doğumdan öncesi diye ikiye ayrılır, hatta hamilelik, bir gün sonrasında bile, sanki yıllar öncesiymiş gibi gelir. İlk ay biraz şaşkınlık ve hayranlıkla yeniliklere alışmaya çalışmakla geçer. Hele de bebek sağlıklı ise ve emmeyi de başarmışsa annenin gururuna diyecek yoktur. Ancak işler yavaş yavaş değişmeye başlar. Bende en azından böyle oldu. Her şeyi kendim yapmaya çalıştım. Evde ilk 15 gün kayınvalidem kaldı, annem nerdeyse her gün geldi. Gerçi bu durum, loğusa halimle bana epey batıyordu, düzenimi değiştirdiler, aradığımı bulamaz oldum. Onlara da yetişmeye çalışırken epey bir yıprandım. Ama gene de, ilk bir ay ayağım yere basıyordu ve doğru düşünebiliyordum, sonra gitgide saldırgan ve tatminsiz olmaya başladım. Bebeğime bakmak her zaman zevk verdi, hele doktordan aferin de alınca, keyfime diyecek olmazdı. Bebekliğinin keyfini tam da süremediğimin farkındaydım. Çünkü yıpranmıştım. Tek başına uykusuz, ağır bir tempoda sürekli çalışmak, hiçbir şeye yetişemediğini hissetmek, kendini tüm dünyadan kopuk olduğunu bilmek beni iyiden iyiye dağıtıyordu. Eve hapsolmuş, bakımsız, kilolu ve öfkeli bir kadın vardı. Bu öfkeyi bebeğim hariç herkese yansıtıyordum. Kocamı, annemi, kayınvalidemi, yakınımda kim varsa alakalı, alakasız, haklı, haksız suçluyordum. Şimdi (benimki 16 aylık oldu) geriye baktığımda, bunun bir travma olduğunu düşünüyorum. Loğusa denilir ya, işte benim depresyonum 3 aylıktan sonra, artık gücümün tükendiği zamanlarda şiddetli kendini göstermeye başladı.

Tekdüze yalnız bir hayat, yapmayı planladığım fakat gerçekleştiremediğim tonla iş ve bana destek olmayan bir düzine insan. En büyük tatminim gece bebeğim yattıktan sonra yediğim yarım kiloluk dondurmamdı. Emzirirken 6 kilo daha aldım. Ne kadar ağır bir baskı ve beklenti,-im varmış, yaratılmış, ‘Güçlü, çalışan, bakımlı, kendi ayakları üzerinde duran kadın olmak’. Benimki 3 aylıkken yazdığım bir yazıda şöyle demişim: ‘şu anda boynumu büktüm, dizimi kırdım oturdum, evdeyim bebek bakıyorum. Anne olup bebek bakmak, bütün bu eski kaygılarımı, maskelerimi aldı attı. Bazen kendime dışarıdan bakıp, acıklı göründüğümü düşünüyorum. Aslında mutluyum halimden, sürekli evde ve bir başına bebekle.’ Ve üç gün sonrasındaki bir yazımda ‘tüm dünyaya kızgınım sanırım. Bu kadar da dışlanmaz ki insan, arkadaşlarım, eşim, ailem, ya bir kişi de mi olmaz yanında. Benimkiyle bir başımıza kaldık’. Aynen de böyle hissediyordum. Kalabalık aile veya küçük yerde yaşamanın avantajlarından biri de çocuk büyütürken yalnız kalınmaması herhalde. O kadar alışmışım ki şehir hayatına, iş koşturmacasına birdenbire beklenmeyen bir yalnızlık, bambaşka bir hayat amacı insanı allak bullak ediyor. Ama iyi haber bütün bunlar geçiyor, iyi ki de kendim bakmışım diyorum hala. Bebeklerin mucize gibi bir gelişimleri var ve her anına değer. Ne çılgınca bir süreç, ehlileştirilen bir at gibi hissediyorum kendimi. Dinamik, dolu ve kendini muhteşem hisseden bir anneyim artık…