Kış Tatili – Kayak

Bu kışın dağ tatilini, yılbaşından bir hafta önce gerçekleştirebildik. İstanbul’a yakınlığı sebebiyle Uludağ’ı tercih ettik. İnternet üzerinden araştırıp, biraz da şansı araya katarak bilmediğimiz bir oteli ve mekanı deneyelim istedik.

Monte Baia, lüksten kaçan, çocuklu bir anne olarak söylüyorum konforlu, ev rahatlığında, kullanışlı bir otel…

Özellikle çocukla gitmek için geçerli avantajları var. Sürekli açık olmaması ve televizyon seyrettirmenin de bir aktiviteden sayılması gibi eleştirilebilecek özellikleri olmasına rağmen bir mini club ı var. Mühim olan her zaman kişidir, mini club ta da bizimkiyle kafa dengi bir anaokulu öğretmenine denk geldik ve tahmin edilebileceği üzere kendimize de biraz vakit ayırabildik bu sayede.

Lobide, çocuklar koştururken kırabilecekleri devasa vazolar gibi gereksiz aksesuarlar yoktu. Çocuklar, kimseyi rahatsız etmeden toplanıp dilediklerince yakalamaca, saklambaç gibi oyun oynayabildiler…

Ve kızak kaymak için sadece kapıdan çıkmak yeterli oldu, bahçeye çıkar gibi rahatça bir içerde, bir dışarıdaydık… İçerde keyfimize göre koltuklara yayılabildik. Diğer gittiğimiz otellerdeki gibi; çocuk ve tonla kıyafeti, yedeğiyle beraber sırtlanıp sadece kızak yapmak için uzunca bir yol yürümek gerekmedi. Hele 3 yaş gibi tuvaletin ve bitmek bilmeyen isteklerin kritik önem taşıdığı bir yaştaki çocukla evet rahattı… Hop tuvalete, anne sıcak süt istiyorum, eldivenim ıslandı değiştirer misin? gibi taleplerle rahatça başa çıkabildim.

Kayak konusunda da kayak hocalarına danıştım… Genel geçer kanı şu: bir çocuğa kayak kaymayı ancak 6 yaşından sonra öğretebilirsin. Çünkü iç bas, omuz düşür, A yap gibi komutları uygulayamazlar… Ama ayağına uygun kayak ayakkabısı bulursanız her çocuk kayabilir… Fizyolojik açıklamasına giremeyeceğim ama kemikleri de henüz sertleşmediğinden sert kayak ayakkabısı giymeleri de sakıncalı olur dediler.

Mühim olan çocuk karla tanışsın, kayma mevhumu oluşsun sevsin… Bunu kızakla da sağlarsınız, önemli olan ÇOCUK İSTESİN… Mesela kayakları taktım, bizimkini kucağımda kaydırdım sevdi ama kayakları giymek istemedi. Hiç ısrar etmedim. Ama aynı ay doğumlu bir kız vardı, annesi anlatıyor barbie leri bile kayakçıymış, kayak kaymak istiyorum diye tuttururmuş işte onu da tutmamak gerek….

Reklamlar

İphone izni çıktı, bu da benim tesellim

İkilemde kaldığım bir konu olmasına rağmen bizdeki etkilerinden ve oyunlardan artık bahsetmek istiyorum.

Teknolojinin çocuklar üzerindeki etkileri konusunda savunucuları kadar karşıtları tarafından da bolca araştırma ve sav bulmak mümkün. Bu konuda bir iddia ortaya atamayacağım. Okuduklarımdan anladığım kadarıyla fizyolojik etkileri (radyasyon, radyo manyetik etki vb) dışında en temel karşıt argüman çocukların hareketsiz kalmalarına neden olması ve bununda gelişim bozukluğuna, obeziteye sebep olması ve sosyal gelişim becerilerini köreltmesi… Aslında bütün bunlar bir çocuğun geleceği ile oynamak demek…

Teknoloji derken de televizyon, bilgisayar ve bilgisayar oyunları kastediliyor.

Şimdi bir de İphone, ipad gibi dokunmatik ve mobil teknolojik araçlar daha katıldı. Bizimkini bundan uzunca bir süre uzak tutmaya çalıştıysam da yelkenleri düşürdüm. Önüne geçilemez bir cazibesi var…

İlk başlarda onun yaşına uygun veya değil, ilgisini çeken her uygulamayı kullanmasına izin veriyorduk. Sonradan buna da bir sınırlama geldi.

Kullandığım (application) uygulamalarından önce asıl dikkatimi başka bir konu çekti… Videolar… İphone nun sevdiğim becerilerinden biri de fotoğraf ve video konusunda hatıra biriktirebilecek kadar iyi performans göstermesi.

Tabii elde çocuk gibi bir malzeme olunca da bolca çekiliyor. Her denk gelinen komik an kayda girsin diye bir çaba oluyor.

Bizimki iphone el koyduğundan beri kendini keşfetti. Fotoğraflar değil ses ve görüntülü kayıtlarını defalarca bıkmadan usanmadan seyrediyor. O kadar sık ve sürekli ki artık ben rahatsız olmaya ve çektiklerimi hemen aktarmaya ve telefondan silmeye başladım. Rahatsız oldum.

Belli bir süre sonra fark ettim ki, seyrettiği her ne ise, örnek pirzola yemesi, okulda kule yapması, parkta salıncakta sallanması onları tekrar etmek istiyor. Başlarda sevimli ve komik geliyordu, ta ki sabah kahvaltısında pirzola isterim diye tutturana kadar…

Ben de bunu kendime kullanmaya karar verdim. Yapmasını istediğim şeyleri, kendi kendine yemek yemesi, resim yapması, odasını toplaması denk geldiğim anda kısa da olsa kaydettim. Nasılsa açıp seyrediyor diye. Gerçekten sonuç verdi. Ama bunun da haince olduğuna kanaat getirdim ve sildim. Artık çekmiyorum, çeksem de seyrettirmiyorum…

İphone Apps – uygulamalara gelince

Talking Carl, Santa, Tom Cat, Bird, robot… diye bir seri karakter var. Bunların ortak özellikleri söyleneni, sesi değiştirerek aynen tekrar etmek. Masum bir eğlence gibi görünse de çocuk dünyasında bu ciddi bir arkadaşlığa dönüşebiliyor. Beni endişelendiren bir boyut aldı ve onları da hemen sildim. Henüz akıcı konuşamadığı için laflar sonradan bağrışlara, garip seslere, tükürmelere doğru kaymaya başladı. Çünkü eğlence sadece ses çıkarınca oluyor. Konuşma da bir noktada tıkanıyor veya hız kesiyor. Bu bağrışmalar ve diğer davranışlar kendi arkadaşlarıyla buluşunca da devam edince endişeye kapıldım ve hayatımızdan onları da çıkardım.

Onun dışında yaşına uygun ve hatta yararlı olduğunu düşündüğüm uygulamalar da var. Mesela puzzle lar.(tozzle)
Telefonda oynamayı ilerlettikçe, gerçek yap bozlara da merak sardı. 30 parçalıya kadar çıktık…

Veya bilindik İngilizce çocuk şarkılarının oyunlarını yapmışlar. Sözlerin kelime karşılığını görebildiği için anlamaya başladı. ‘Wheels on the bus’ ‘ittsy bittsy spider’ ‘old mcdonalds’vb özellikle ‘Duck duck moose’ prodüksiyonları çok başarılı… Gerçi artık onları da telefonumuzdan çıkardık…

Bir de gene Duck duck Moose un bir uygulaması Fish School, okul öncesi çocuklara yönelik şekiller, alfabe, rakamlar ve hafıza oyunları var… Adı gibi okul vazifesi görüyor ve öğretiyor.

Naif, basit, yorucu olmayan ve eğitici bir uygulama ‘Tickel Tap’. İçinde 5 oyun var. Şekiller, kelimeler, rakamlar ve seslerle ilgili. Şimdiye kadar denediğimiz bağımlılık yaratmayan tek oyun. Her oyunla bir defa oynayıp tamamlaması, ona doyması max 1o dakika. İdeal bir süre…

Tabii ki gördü, denk geldi ama 1 yaşına kadar televizyon, bilgisayardan kaçındım. İki yaşına kadar da seyretmemesi gerektiğini savundum. Ama artık hepten yenik düştüm…

Sınırlı, kontrollü olduğu ve diğer aktivitelerinden, hayatından geri kalmadığı ve teknoloji bizi esir etmedikleri sürece hayatımıza buyur ediyoruz.

Sokağa çıkıp koşturup oynamış, bisikletine binmiş veya okuluna gidip arkadaşlarıyla vakit geçirmiş ise akşam bir saat televizyon seyretmiş, öğlen yorulmuş eline telefonu almış oynuyorsa artık dert değil diyorum…

Esas neticelerini ileride göreceğiz.

Not: İphone uçak modu, SIM kart kapalıyken de uygulamalar çalışabiliyor.

Isıran ve ısırılan

18 ayla birlikteydi sanırım, çocuklarda ısırma, vurma gibi huyların baş göstermesi muhtemelmiş. Kimisi meraktan da yaparmış… Bizde de vardı bir dönem ama nasıl olduysa bitti. Genelde kurban bendim…

Görüştüğümüz ufaklıklardan birinde bu huy devam ediyor. Çok iyi anlaşmalarına rağmen en olmadık bir vakit cart kapıyor. Bundan 3 ay önce ne zaman olacağını hiç kestiremiyorduk artık sinyalleri anlamaya başladık.

Herkes açısından zor ve can sıkıcı bir durum oluyor. Biraz kafa yorunca tahmini sebepler ve zamanları tespit edebildik gibi.

Aşırı yorgun veya uykusuzken mal paylaşımı esnasında, anne uzunca bir süre kendisine ilgi göstermezse, kendini veya kendi alanını tehdit altında hissederse hemen yanındakine bir müdahalede bulunuyor.

Bizimki de mağdur olan, ısırılan taraf ağlayarak kalıyor. Herkes sakinledikten sonra kaldıkları yerden oyuna devam ediyorlar.

Yeni yöntemimiz şöyle, sinyalleri gözlemlemek ve istenmeyen bu durumun olmasına mahal vermemek.

Aşırı yorgunluk olduğunda ya ayrılıyoruz, ya pusetlere koyup yürüyüşe geçiyoruz. Bir şekilde temas etmelerini engelliyoruz.

En sevilen-favori oyuncağı ortadan kaldırıyoruz, böylece tartışacak bir şey kalmıyor. (Her zaman başkasının oyuncağı en güzel olandır.) Herkes kendi oyuncağını getiriyor ve oyuncaklar takas ediliyor.

Geçenlerde ısırdı, annesi oyununu durdurdu, oyun mekanından aldı. (Burada önemli bir detay var, mümkün olduğunca net, kısa ve normal bir ses tonuyla konuşarak durumu kotarmak. Aksi taktirde ısırmakla ilgi çekebildiğini düşünebilir.)

Esas ilgi benimkine yönlendirdik. Soğuk su, buz, merhem minik bir rahatlatıcı, şefkatli müdahaleyle sakinleştirdik. Bizimki kucakta, diğeri ayaktaydı. Yani görsel olarak da ilgi mağdurdaydı. Diğeri de epey ağlayıp, bizimkinin peşinden geldi, meraklandı, ne oldu diye baktı.

Diğer taraftan ben de acaba kendini koruması için ne yapmak gerek diye düşünüyorum. Ama asla şiddete yöneltmek taraftarı değilim. Sen de git onu ısır demek, içimden de gelmiyor, doğru da gelmiyor. Bununla ilgili bir bilgi bulabilmiş değilim.

Ne kadar koruyup kollamaya çalışsam da arada başına bir şeyler geliyor. Düşe kalka büyüyorlar, öğreniyorlar.

Endişe etme, gez

Danışmaya devam ediyorum

Kitaplar, kurslar, bilirkişiler ne kadar anlatırsa anlatsın, yakın zamanda bir annenin başına gelenleri öğrenmeyi tercih ediyorum sanırım. Çoğu kaynak ya tercüme, ya da uyarlama olduğu için, Türkiye gerçeğini birinci ağızdan dinlemek bana daha inandırıcı geliyor.

Yakın zamanda, doğa turu organize eden bir kuruma yazmıştım. Etaplar en küçük kaç yaş için uygundur, çocuklu katılım oluyor mu, tecrübelerinizden faydalanmak isterim diye.

Çok samimi bir cevap aldım. Cevabı yazan yetkili de, oğlu 1,5 yaşındayken bu tip turlara katılmaya başlamış. Haliyle yazışmamız devam etti. En son mailinin tamamını yayınlamayı, bu girizgâhı yapmaya tercih ederdim.

Aktivitelerinden önce, yaklaşımı beni etkiledi, onu aktarmak isterim.

Mailinden:
Biz anneler, en iyi imkanlara da sahip olsak, bir çocuk için yapılabileceğin en iyisini de yapıyor olsak, sürekli endişeleneceğiz… Bunu aşabileceğimizi sanmıyorum:) Bu endişeli hal, bu acabalar, annelerin kafasında, hep bir yerlerde, çaktırmadan da olsa, sürekli duruyor… Bununla yaşamaya da alışıyoruz sonunda galiba 🙂

Bu endişe hali, zaman zaman beni de bazı programları uygulamaktan alıkoyuyor. Sanırım bunlardan arınıp, yola koyulmak, sıkıntılar olsa da sakin kalıp üstesinden gelmeye çalışmak, sonrasında bu macerayı güzel bir anı olarak saklamak, zincirleri kırmak için güzel bir fırsat. Maili yazan kişi de, kendi tecrübelerinde yola çıkarak bunu öneriyor. Bana zor gelen 2 program yapıp deneyeceğim, neticesini yazarım.

Değindiği diğer bir nokta ise:
Bende oğlumun apartmanda büyüyüp, her şeye rağmen doğaya yakın olmasını istiyordum. Bunun için de elimden geleni yapmaya çalıştım, halen da çalışıyorum. Ama burada önemli 2 nokta var; biz ne kadar doğaya yakınız, yatkınız? İkinci nokta ise; bizim istediğimiz şeyi çocuğumuzda istiyor mu ya da isteyecek mi? Bu onu mutlu edecek mi?

‘Apartman çocuğu olmasın’ benim de dile getirdiğim bir yaklaşım. Ama şunu anladım ki aslında altını henüz doldurmamışım. Bizim hayatımızın gerçeği, İstanbul gibi büyük bir metropolde yaşıyoruz. Elbette ki çocuğumuz bizim ellerimizde şekilleniyor. Ancak onun da bir tercihi, beğenisi, karakteri var. Hele şu günlerde, zaten bunu gözüme sokuyor.

Bu sebeple, söylemimi düzeltmek istiyorum. Ben çocuğuma, kendi seçimini yapabilmesi için, gerçek dünyada, mümkün olduğunca çok hayatla temas kurması için elimden geleni yapmak istiyorum.

Karlar eriyip, bize uygun bir tur olduğunda gideceğiz. Çocukla doğa turu konusunu ondan sonra yazacağım. Mailin sonunu da, bunu okuyan tüm annelere ithaf ediyor, kendisine teşekkür ediyorum.

Ama oğlunuz çok şanslı. Çünkü koşullar ne olursa olsun, oğlu için bir şeyler yapabilmek uğruna, düşünen, didinen bir annesi var:) Bu durumda o herhalukarda çok güzel yetişecektir:)

Pusetle bir yürüyüşe çıkmak bile yeter

Bebeğiniz yürümeye başlayana kadar bolca kahve keyfi yapın

Bebek henüz daha oturabiliyor veya sadece yatıyor ise gezmek için yer seçmek çok dert olmuyor. Ama ben bunu geç fark ettim tabii. İlk çocuk, akıl verecek yaşıt tecrübeli bir arkadaşım da yoktu, her neyse…

Emeklemezden önce, 8 aya kadar diyelim, dilediğiniz gibi cafelere gidip eş dostla kahve muhabbeti yapabilir veya restoranda eşinizle bir yemek yiyebilirsiniz. Tabii ki ilgisini çekmek için sohbet, minik oyunlar, kucakta sallanmalar veya emzirmeniz bile gerekebilir ama sonrasında hele yürümeye başladıktan sonra size ‘özgülük’ bayraklarını açacak ve kendi gezmek isteyecektir, o yüzden bu zamanların tadını çıkarın. (Bunu bizim koşullarımızdan yola çıkarak söylüyorum, paşa paşa oturabilen muhteşem bebeklerde görüyorum.)

Pusetle dolaşırken, kedi, köpek, karga, martı bunları görmek zaten çok olası, onlar hakkında konuşup seslerini taklit ediyoruz. Koşmaları, oynamaları bile hoş sohbet konuları yaratıyor. Karıncaları bile inceliyoruz. Şehrimizde yeterince hayvan var, hayvanat bahçesine gitmeye gerek kalmıyor. Sonrada kitaplarda gördüğünde veya seslerini duyduğunda tanıyor, taklit ediyor.

Daha çok erkek çocukları için tiolar, İstanbul’da bolca bulunan arabaları incelemek. Araba, kamyon, otobüs, bisiklet, motosiklet, dozer, çöp kamyonu veya taksi, dolmuş sarıdır, gibi renk ve objeleri birbirinden ayırmak, bazen tekrar etmek baysa da, beyefendiyi eğlendiriyor. Veya yoldan çekilen bir arabanın kamyona yüklenmesi, bizimki operasyonu her seferinde pür dikkat inceliyor. Bir de inşaat seyretmeyi seviyoruz, dozer geldi, çimento kamyonu gitti. O garip araçların isimlerini doğru bildiğimden de emin değilim.

Havalar güzelken tek tük de olsa sokak müzisyenleri çıkar veya dükkân açılışlarına denk gelirsek onları da kaçırmıyoruz, bebekler için mini konserler… Onların önünde 3–5 dakika takılıyoruz, en azından bir enstrümanı, kötü çalınsa bile tanımış, görmüş oluyor.

Haftada en 4 5 kere parka gidiyoruz. Bana da vesile oluyor. Büyük, tünel gibi olanlardan kaymak istiyor. Tek başına bırakmamak için ben de tepelere çıkıyorum. Parkta çocuğuyla kayan birini görürseniz o benim işte.

Çocuk disiplin ister, bense tembellik!

Çocuk olduktan sonra, hayatımdaki öncelikler de değişti. Ama hala çocuktan sonraki ilk önceliğim tembellik…

Çocuğum ve ben, iki kişinin hayatını sürüyormuşum gibi geliyor bazen. O kadar hızlı ve dolu geçiyor ki günler, sürekli bir şeyleri yetiştirmeye ve programlamaya çalışarak.

Eskiden bir arkadaşınla oturup kahve içmek, kısa bir sohbet etmenin kaç dakika aldığına dikkat etmezdim, meğersem o buluşmanın keyfi çıkması, konuların alevlenmesi için en az 2 saat lazımmış.

Zamanı hesaplamadan yaşamak ne kadar büyük bir lüksmüş meğer. Çalışırken sabahlamak, okurken anlayana kadar kafa patlatmak, çalışmayı ertelemek için onca bahane üretmek, uyanmamak için alarmı 5 dakika daha ertelemek… Zamanın kıymetini çocuğum olduktan sonra anlamaya başladım.

Uyanmayı erteleyemezsin. O uyurken işlerini halletmen, dışarı çıkacaksan çantasını önceden hazırlaman gerekir. Ne kadar süreyle, nereye gideceğine göre yanına alman gerekenleri hesap edersin. Akşama sütünü, öğlene yemeğini, kıyafetini, üşümesin diye örtüsünü, özlemesin diye ayısını almayı düşünürsün. Kabız oldu kabak, cırcır oldu muz yesin, yediğini yemediğini dert edersin. Hele bir de hastalanmaya görsün, vicdanın bir yandan yoklar, diğer taraftan uykusuzluk, ev toparlanmak bilmez, evdeki hesap çarşıya uymaz.

Çocukların disiplinli büyümesinin rahatlığından bahsedilir hep, anne açısından da bu geçerlidir bence. Bir hafta ne kadar programlı, hesaplı kitaplı geçerse, o kadar az yoruluyor insan.

Kafamda daima bir yapılacaklar listesi bulunur. Ertesi günün programına göre yemekler önceden hazırlanır, uyanma saatine göre program revize edilir. Sabah uykusunda evde isek kendime biraz vakit ayırırım. Bu böyle devam eder…

Ama ne zamanki beklenenden uzun uyudu, akşam hiç uyanmadı, program tıkırında gidiyor ve kendime ekstradan vakit kalıyor, işte o anda ne yapacağımı şaşırıyorum. Genelde rutinimiz dışında boş vaktim olunca hemen televizyonu açıyorum, bağımlılık maddesi gibi sakinleştiriyor beni veya telefona sarılıyorum arkadaşlarımı arayıp geyik yapıyorum.

Alışık değilim aslında bu kadar disiplinli ve programlı yaşamaya. Bu durum çok çalışmak veya uykusuz kalmak gibi değil. Kafamda sürekli bir hesap var. Saatleri denkleştirme, işleri halletme vesaire… Boşta veya çocuğumu bırakınca ne yapacağımı şaşırıyorum, devrelerim yanıyor.

Sürekli biri adına düşünmek alışkanlık yapıyor olsa gerek. Demek ki belli bir yaştan sonra anne çocuk çatışması bu yüzden yaşanıyor. Çocuk kendi kararlarını almaya başlasa da, anne kendini durduramıyor, onun adına düşünmeye devam ediyor. Şimdi yazarken yapıyorum bu tespiti, yeni anlıyorum annemi. Ey yeni anneler dikkat bir evrim süreci içindeyiz dikkat. ‘Her kadın anne olana kadar çocuktur.’ Çocukluk evremiz bitiyor mu?

İstanbul da 1 yaş ile gezinti deneyimleri

İstanbul da günlük gezintiler

Yürümeye başladıktan sonra İstanbul’da fazlasıyla mekân olmasa da, sahillerde yürüyüş en iyi alternatif bence… Caddebostan sahil, Bebek Kuruçeşme sahil yolu, Tarabya, Florya sahilleri vb.

Güzel İstanbul’umun pek nadide sahillerindeki kumsallar da yeni yürüyen çocuklar için güvenle eğlenebilecekleri alanlar. Caddebostan Sahil Plajları, Demirciköy, Kilyos civarındaki ‘beach’ ler yağışsız havalarda keyifli olur. Bahar ve kışların sıcak olduğu günlerde tavsiye ederim çünkü kalabalık olmaz. Top, tırmık, kova gibi oyuncaklar, bir piknik battaniyesi, küçük atıştırmalıkları da unutmamak lazım.

Geçenlerde, CKM de bir klasik müzik konseri öncesinde orkestranın provasına girdik. Tahminimden de çok seyirci vardı. Bebek olunca tüm kapılar açılıyor, 2 dakika çocuk baksın dedim aldılar. Neyse 10 dakika kadar, sessiz olabildiğimizce kaldık. Simdi orkestra şefi taklidi yapmaya başladı.

İstanbul’da fark etmesek de bolca kasır, mesire yeri, saray vb var. Hem fiyat olarak uygunlar, hem de muhteşem düzenli bahçeleri var, içerisinde de genelde çocuk oyun parkları bulunuyor. Yıldız parkındaki saraylar, Emirgan Köşkü vb…

Ayrıca Polonezköy’de piknik park diye bir yer keşfettik. İçinde devekuşundan, kanguruya bir sürü hayvan görmek mümkün, kendin pişir kendin ye konseptinde, bakımsız, ama güzel havalarda nefes alınabilecek aile mekânı.

Diğer bir gezi denememiz de Atlı spor kulübüneydi. Avrupa yakasında Maslak’ta, Anadolu yakasında ise gene Ömerli taraflarında var sanırım, ayrıca Veliefendi hipodromu da ayrı bir keyif henüz yarışları izlemedik ama gidilecekler listemde o da var. Aman dikkat Pazartesi günleri at camiası kapalıymış, bizim ilk gidişimiz bir hüsran oldu.

Turkuazoo, büyük akvaryum yeni açıldı, aktivite arayan anne olarak hemen koşup gittim. Bize biraz erkenmiş, dalgıcı görene kadar pek ilgisini çekmedi. 2 3 yaş ve büyüklerine belki daha uygun olur. Ama görülmeye değer.

Henüz gitmediğimiz ama tavsiye edilen Koç Müzesi var, çocuklar için interaktif alanlar bulunuyormuş. Minyatürk’de listemizde beklemede olanlardan.

Havalar güzelken yazları ve baharları sokaklar daha bir şen oluyor. Ama yürüyen çocuğa uygunluk açısından henüz tecrübe etmediğim için daha yazamıyorum. Hele bir yaz olsun, jazz’la sabah kahvaltıları, Bebek festivali vb deneyip, notlarıma ekleyeceğim.