Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi

İstanbul’un göbeğinde, daha doğrusu kelimenin tam anlamıyla otoyolun göbeğinde bir vaha… Çok tartıştık, yolun dibinde bunca emeğe yazık mı olmuş, yoksa bunca insanın yaşadığı bir yerleşimde hayat kurtaran, nefes aldıran bir şans mı diye…

http://www.ngbb.org.tr/tr/

Biz yağmurlu bir günde, sabah erken gittik, kimsecikler yoktu. Bizimkiler okulla daha önceden gezmişlerdi. Daha çok bize sürpriz oldu. O kadar geniş bir alan ki hepsini gezemedik, aynı yerleri iki üç defa döndük dolaştık 2 saatimizi aldı, gerisin geriye döndük.

Aslında, küçük bir piknik sepetiyle gitmek lazımmış, bilemedik. Piknik masaları var. İki sandviç, su meyve özellikle çocukla gidilecekse nerdeyse bütün gün orada geçirilebilir ama erzak lazım. Çocuk parkı gerçekten farklı ve oldukça eğlenceli. Onun dışında köprüler, tünellerden geçerek bahçeler arasında dolaşıldığı için onlar için de cazip. Ben botanik içeriğinden nasiplenemedim koşturmaktan, o yüzden fikir yürütemiyorum. Göletlerde ördekler, kazlar, koca bir alanda (kafes) tavus kuşları, tavuklar, horozlar vb diğer tarafta traktör bilemediğim yüzlerce çeşit bitki… Kazlara dikkat serbestler yanaşınca kovalamaya başlıyorlar. Tam çıkarken bir aile geldi, ellerindeki ekmekleri saçarak paçayı kurtardılar.

Sanırım çeşitliliği baharda görmek daha keyifli oluyordur. Ayrıca çocuklar için aktiviteler, bitki ressamları için, çiçek severlere kurslar vs düzenleniyor, takip etmek gerek. 7 70 e herkese hitap edebilecek rahat kurallı bir gezi alanı.

Turkuazoo

Yazın kavurucu sıcağında veya kışın dondurucu ayazında korunaklı, çocukla rahat vakit geçirmek için iyi bir alternatif…

Geçen sene karda kışta dışarıda ne yaparız diye aranırken, henüz yeni yürümeye başladığında gitmiştik. İçinde bulunduğu alışveriş merkezi daha tamamlanmamıştı.

Bu sene bir arkadaşıyla gittik. Forum İstanbul – Alışveriş merkezi de faaliyete geçmiş, güzel de olmuş, aydınlık geniş ferah bir yer. Ayrıca açık hava avlusu var, yeme içme yerleri, kafeler koymuşlar.

Arabayla gidip, bütün gündüz orada geçirilebilir.

Haydarpaşa Garı

2 yaş erkek çocuklarının yeni gözdesi arabalardan sonra trenler oluyor sanırım…

Ağır iş arabaları elbette ki hala gözde… Bir kepçe, dozer veya çöp kamyonunu iş başındayken seyretmek, değil 2 yaşında koca koca adamların bile ilgisini çekiyor… Biz de nerede inşaat görsek durup, yurdum insanıyla sıraya girip dikkatle seyre koyuluyoruz. Yavaş yavaş oyuncak araba koleksiyonumuza onlar da dahil oluyor…

Şimdi de sıra trenlere geldi… Günlük güzergâhımızda tren görme imkânımız olmadığı halde, oyuncak trenleri inceleyerek başladı ilgimiz. Lokomotifin peşi sıra dizilen vagonlar, takip etmesi gereken bir ray olması gibi arabadan ayrışan bir sürü özelliği var.

Ama gene de hepsinin ortak paydası, tekerlekler. Dönebilen tekerleğe benzeyen her şeyi seviyoruz.

Yeni oluşan tren sevgisini pekiştirmek ve değişik bir gün geçirmek adına Haydarpaşa Garına gittik. Ben gitmeyeli asırlar olmuş. Turist gibi gezdik. Eski Türk filmlerinde fakir ama gururlu taşralının İstanbul’a gelişinin simgesi.

Devasa kapılardan görünen boğaz, kalkan gemiler, kocaman merdivenler, tren sirenleri, rayların gıcırtıları yabancılar, yerliler gelenler gidenler çok hareketli olmasına rağmen tavanların çok yüksek olmasından mı, tren gürültüsünden mi ahenkli bir düzeni var.

Bu hoş gezintimiz yarım saat ancak sürdü ve bizimkinin ağlamasıyla son buldu.

‘Tuna tren sevmediiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii’

Yorulduğunu veya gürültüden rahatsız olduğunu düşünüp oradan ayrıldık.

Neden sevmediğini sorduk,’ tekerlekleri yok’ dedi… Gerçekten de onun hizasından trenlerin tekerlekleri görünmüyordu…

İstanbul’da denize girebilmek istiyorum – Kilyos+Şile

Keşke diyorum, annelerimizin zamanındaki gibi bugün de denize, boğaza gönül rahatlığıyla girme imkânımız olsaydı. Uzaktan bakmak, kenarından yürümek ve girememek çok acı geliyor bana.

Eskiden aklımın kenarından bile geçmezdi. Zaten çalışıyor olurdum veya çalışmıyorsam da tatilde bir yerlerde denize girebiliyordum.

Şimdi çocuk da varken insan imkân yaratma çabasında oluyor. Hazır keyfini almışken biraz daha yüzebilsin istedim. Dilinden de düşmüyor ‘Tuna tatile git, denize gir’ diye…

Biz de Şile ve Kilyos sahillerini denedik. Elbette ki meşakkatli bir program, uzun yol gene de değdi. İnternetten ‘beach’ diye aratınca alternatifler hemen çıkıyor karşınıza.

Bir arkadaşımla oğlanları alıp, erken saatte çıktık Kilyos’a gittik. Tabii ki Ege veya Akdeniz gibi değildi… Ama onlara yetti. ‘Dalyan Beach Club’ tesisin adı, bir koyu kapatmış, yeme içme şezlong vs hizmeti var. Gerçi biz yemek yemedik, yorum yapamayacağım ama ayrı balık lokantası da vardı. http://www.clubdalia.com/referanslar.htm

Pazar sabahı olmasına rağmen, çok erken vakitte yollara düştüğümüz için trafiğe de girmedik. Müessese dolduğunda da çıktık.
Anladığım kadarıyla, İstanbul’da büyük bir çoğunluk ancak 11, 12 gibi, öğlene doğru harekete geçiyor. Dolayısıyla hafta sonu programlarını erken saatlere almak büyük avantaj sağlıyor. Bir de sadece anne ve çocuklar olarak hareket edince işler daha da hızlı halloluyor.

Diğer bir sefer de babamızla Şile’ye gittik. Uzunkum’da yan yana bir sürü gene ‘beach’ diye tabir edilen mekânlardan var. İnternet araştırması yapmadan gittik, sonradan baktım sadece Aquabeach isimli olanın sayfasını bulabildim zaten.

Gittiğimiz gün epey rüzgârlıydı, belki ondan belki de orası sürekli dalgalı onu bilemiyorum. İlk tepeden aşağı inerken gözümüz korktu. Yüzmenin zaten imkânı yok, sadece dalgalarla güreşmek mümkün. Eğlenceli elbette ama 2 yaşında bir çocuk için uygun mu bilemedim. Tepede ambulans ve sahilde cankurtaranlar olması, denizin şakaya gelmediğini yeterince vurguluyor.

Her şeye rağmen, net 2 saat denizden çıkamadık. O sığ yerde dalgaların içinde debelendik, yuvarlandık durduk. Zaman nasıl geçti anlamadık, parmaklarımız buruşunca saate bakmak aklımıza geldi. Bizim sıpa kıyameti kopardı çıkmamak için, ben yorgunluktan perişan oldum. Her dalga geldiğinde kaldır, o benden kurtulmaya çalışıyor, ben onu tutmaya çalışıyorum. Ben de suyun için de yatıyorum, bütün dalgalar yüzümde patlıyor.

Bir yandan bu kadar dalga olması da iyi oldu, deniz temiz mi pis mi anlamıyorsun, köpük banyosu gibiydi. Kumsalı çok geniş, kumu da çok ince, temizlenmesi zor oluyor ama üstünde yürümek bile insanı rahatlatıyor. Ancak bizim gittiğimiz tesisin yemekleri,
kahvesi vs kötüydü.

Önceden bilmediğim, referansı sağlam olmayan yerlere giderken genelde tedarikli olurum ama bu sefer nedense rahat davrandım. Tostla idare, akşama da adım akıllı yemekle telafi ettik.

Detaylı düşününce, çocukla böyle bir program yapmak insanın gözünde büyüyor, o kadar saat için değer mi deniyor. Ama gerçekten değiyor…

‘İstanbul’ Gezi

Eklediğim fotoğrafların hepsi İstanbul ve yakın çevresinde çekildi. Her şeye rağmen İstanbul, açık havada vakit geçirilebilecek oldukça güzel alternatifleri olan bir şehir, değerlendirmek lazım.

Kumda oynadıkları, Caddebostan plajının hemen yanındaki tekneciler barınağının kahvesi. (Asıl ismi ne bilmiyorum) Doğal bir kumsal, o koydaki en temiz köşe ve içecek atıştırmalıklar bulmak mümkün.

Denize girdikleri yer ise Riva. Dere yatağının ağzında su oldukça kirli. Ama az ötede plajı var görsel olarak temizdi ama ne içeriği ne kadar temiz bilemiyorum. Biz, doktorların lafından yola çıkarak ‘en pis deniz en temiz havuzdan iyidir’ mantığıyla ve çocukların denize taş atacağız bahanesiyle yavaş yavaş ıslandıktan sonra koy vermemizle çocukları denize soktuk, aslında onlar girdiler desek yeridir.

Bu ‘hayır’ uygulamasına bir örnektir mesela. Onca yol teptikten ve havanın sıcağında kavrulduktan sonra yapma etme demenin kimseye bir fayda sağlamayacağına kanaat getirdik. Ama Caddebostan’da da aynı şekilde kumla oynama faslı bitince denize gitmeye yeltendiklerinde, ‘hayır’ ı dinelemediler. İşte o defa mekândan ayrıldık.

Renkli evcik ise Göztepe parkındaki kaydırak altı. İki pencere, üç duvarla bu kadar oyalanabilir iki çocuk…

Yemek sofrası ise Polonezköy’de… Asıl amacımız Piknik Park (Country Club) gitmek, orada koşturup, hayvanlara bakmaktı. Ama mekânın kocaman ağaçların altında, çimenlik bir bahçesi ve parkı vardı. Çocuklar bir şeyler yesin diye girmiştik ama çıkamadık sonunda da pestilleri çıktı koşturmaktan. Arabaya binince bayılıp uyudular.

Mutlu son!

Endişe etme, gez

Danışmaya devam ediyorum

Kitaplar, kurslar, bilirkişiler ne kadar anlatırsa anlatsın, yakın zamanda bir annenin başına gelenleri öğrenmeyi tercih ediyorum sanırım. Çoğu kaynak ya tercüme, ya da uyarlama olduğu için, Türkiye gerçeğini birinci ağızdan dinlemek bana daha inandırıcı geliyor.

Yakın zamanda, doğa turu organize eden bir kuruma yazmıştım. Etaplar en küçük kaç yaş için uygundur, çocuklu katılım oluyor mu, tecrübelerinizden faydalanmak isterim diye.

Çok samimi bir cevap aldım. Cevabı yazan yetkili de, oğlu 1,5 yaşındayken bu tip turlara katılmaya başlamış. Haliyle yazışmamız devam etti. En son mailinin tamamını yayınlamayı, bu girizgâhı yapmaya tercih ederdim.

Aktivitelerinden önce, yaklaşımı beni etkiledi, onu aktarmak isterim.

Mailinden:
Biz anneler, en iyi imkanlara da sahip olsak, bir çocuk için yapılabileceğin en iyisini de yapıyor olsak, sürekli endişeleneceğiz… Bunu aşabileceğimizi sanmıyorum:) Bu endişeli hal, bu acabalar, annelerin kafasında, hep bir yerlerde, çaktırmadan da olsa, sürekli duruyor… Bununla yaşamaya da alışıyoruz sonunda galiba 🙂

Bu endişe hali, zaman zaman beni de bazı programları uygulamaktan alıkoyuyor. Sanırım bunlardan arınıp, yola koyulmak, sıkıntılar olsa da sakin kalıp üstesinden gelmeye çalışmak, sonrasında bu macerayı güzel bir anı olarak saklamak, zincirleri kırmak için güzel bir fırsat. Maili yazan kişi de, kendi tecrübelerinde yola çıkarak bunu öneriyor. Bana zor gelen 2 program yapıp deneyeceğim, neticesini yazarım.

Değindiği diğer bir nokta ise:
Bende oğlumun apartmanda büyüyüp, her şeye rağmen doğaya yakın olmasını istiyordum. Bunun için de elimden geleni yapmaya çalıştım, halen da çalışıyorum. Ama burada önemli 2 nokta var; biz ne kadar doğaya yakınız, yatkınız? İkinci nokta ise; bizim istediğimiz şeyi çocuğumuzda istiyor mu ya da isteyecek mi? Bu onu mutlu edecek mi?

‘Apartman çocuğu olmasın’ benim de dile getirdiğim bir yaklaşım. Ama şunu anladım ki aslında altını henüz doldurmamışım. Bizim hayatımızın gerçeği, İstanbul gibi büyük bir metropolde yaşıyoruz. Elbette ki çocuğumuz bizim ellerimizde şekilleniyor. Ancak onun da bir tercihi, beğenisi, karakteri var. Hele şu günlerde, zaten bunu gözüme sokuyor.

Bu sebeple, söylemimi düzeltmek istiyorum. Ben çocuğuma, kendi seçimini yapabilmesi için, gerçek dünyada, mümkün olduğunca çok hayatla temas kurması için elimden geleni yapmak istiyorum.

Karlar eriyip, bize uygun bir tur olduğunda gideceğiz. Çocukla doğa turu konusunu ondan sonra yazacağım. Mailin sonunu da, bunu okuyan tüm annelere ithaf ediyor, kendisine teşekkür ediyorum.

Ama oğlunuz çok şanslı. Çünkü koşullar ne olursa olsun, oğlu için bir şeyler yapabilmek uğruna, düşünen, didinen bir annesi var:) Bu durumda o herhalukarda çok güzel yetişecektir:)

İstanbul da 1 yaş ile gezinti deneyimleri

İstanbul da günlük gezintiler

Yürümeye başladıktan sonra İstanbul’da fazlasıyla mekân olmasa da, sahillerde yürüyüş en iyi alternatif bence… Caddebostan sahil, Bebek Kuruçeşme sahil yolu, Tarabya, Florya sahilleri vb.

Güzel İstanbul’umun pek nadide sahillerindeki kumsallar da yeni yürüyen çocuklar için güvenle eğlenebilecekleri alanlar. Caddebostan Sahil Plajları, Demirciköy, Kilyos civarındaki ‘beach’ ler yağışsız havalarda keyifli olur. Bahar ve kışların sıcak olduğu günlerde tavsiye ederim çünkü kalabalık olmaz. Top, tırmık, kova gibi oyuncaklar, bir piknik battaniyesi, küçük atıştırmalıkları da unutmamak lazım.

Geçenlerde, CKM de bir klasik müzik konseri öncesinde orkestranın provasına girdik. Tahminimden de çok seyirci vardı. Bebek olunca tüm kapılar açılıyor, 2 dakika çocuk baksın dedim aldılar. Neyse 10 dakika kadar, sessiz olabildiğimizce kaldık. Simdi orkestra şefi taklidi yapmaya başladı.

İstanbul’da fark etmesek de bolca kasır, mesire yeri, saray vb var. Hem fiyat olarak uygunlar, hem de muhteşem düzenli bahçeleri var, içerisinde de genelde çocuk oyun parkları bulunuyor. Yıldız parkındaki saraylar, Emirgan Köşkü vb…

Ayrıca Polonezköy’de piknik park diye bir yer keşfettik. İçinde devekuşundan, kanguruya bir sürü hayvan görmek mümkün, kendin pişir kendin ye konseptinde, bakımsız, ama güzel havalarda nefes alınabilecek aile mekânı.

Diğer bir gezi denememiz de Atlı spor kulübüneydi. Avrupa yakasında Maslak’ta, Anadolu yakasında ise gene Ömerli taraflarında var sanırım, ayrıca Veliefendi hipodromu da ayrı bir keyif henüz yarışları izlemedik ama gidilecekler listemde o da var. Aman dikkat Pazartesi günleri at camiası kapalıymış, bizim ilk gidişimiz bir hüsran oldu.

Turkuazoo, büyük akvaryum yeni açıldı, aktivite arayan anne olarak hemen koşup gittim. Bize biraz erkenmiş, dalgıcı görene kadar pek ilgisini çekmedi. 2 3 yaş ve büyüklerine belki daha uygun olur. Ama görülmeye değer.

Henüz gitmediğimiz ama tavsiye edilen Koç Müzesi var, çocuklar için interaktif alanlar bulunuyormuş. Minyatürk’de listemizde beklemede olanlardan.

Havalar güzelken yazları ve baharları sokaklar daha bir şen oluyor. Ama yürüyen çocuğa uygunluk açısından henüz tecrübe etmediğim için daha yazamıyorum. Hele bir yaz olsun, jazz’la sabah kahvaltıları, Bebek festivali vb deneyip, notlarıma ekleyeceğim.