Ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar

Okul değişikliğiyle birlikte ben de kendimi ve davranışlarımı yargılamaya başladım. Olayları daha başka okumaya çalışıyorum. İster istemez yaklaşımım da değişmeye başladı.

Çocuğu cesaretlendirin denir ya işte onu abartmamak gerektiğini düşünüyorum. Onu biraz daha kendi haline bırakmaya birşeylerle uğraşırken yapsa da, yapamasa da tepki vermemeğe gayret ediyorum. Zorlandığında dahi yardım istemiyorsa hemen atlamıyorum. Başarabildiğinde zaten koşup zaferini benimle paylaşıyor.

Diğer türlü bir kere deneyip yapabildiyse ve o noktada aferin harikasın dediğimde ikinci denemede başarısız olduğunda uğraşmaktan vazgeçiyor ve elindekinin fırlatıp atıyor.

Kızgınlıklarında da aynı şekilde görmezden geliyorum. İlk müdahale de hemen yanına gidip rahatlatmaya çalışırsam sakinleştirmek mümkün olmuyor.

Diyelim yemek yemeyi reddetti veya uykusunu alamadı veya hiçbir sebep olmaksızın sadece huysuzluğu üstünde, ne yapsa mutlu olamıyor, ipler yavaş yavaş kopuyorsa bırakıyorum. Bana da bulaşmaya başlıyor, bir sürü talebi oluyor ama iki saniye sonra onları da istemiyor, ağlamalar, kendini yere atmalar. Anlıyorum ki istediğini yapmak hiçbir işe yaramıyor, keza kızmak azarlamak da…

Tek bir konuda müdahale ediyorum odası dışında evde eşya fırlatmasına izin vermiyorum. Odan da istediğini yapabilirsin senin eşyaların ama burada olmaz, odan da sakinleşince gelirsin diyorum ve odasına gönderiyorum.

Tabii ağlamalar şiddetleniyor, o nokta da bir tek kucak isterse ve sarılır benimle sakinlemeye çalışırsa reddetmiyorum.

Kızgınlığın, küskünlük olmadığını veya sevgimizi eksiltmediğini bilmesini istiyorum.

Artık görsem de ağzımı daha sıkı tutmaya çalışıyorum. Ciddi bir tehlike yoksa iyi ya da kötü yaptıkları hakkında daha az yorum yapıyorum, denemelerine karışmıyorum. Herkesin yalnız başına kaldığı zamanların ve tek başına uğraşlarının olmasına izin veriyorum.

Kimi zaman zor oluyor; ağlarken, kızgınken onu teselli edememek veya o ciddi şeker halleriyle gidip onu mıncıramamak. Onun zorlandığı noktalarda hemen gidip kaldırıvermek, halledivermek istiyorum ama yapmamam gerektiğine inanıyorum.

Ben kararlı oldukça ve o da daha fazla inisiyatif kullanabildiğini hissettikçe o kaoslardan kurtulmaya, daha keyifli günler geçirmeye başladık. İnatlaşmalar azaldı.

Çocuk açısından baktığımızda da anneler işte bu sebeple sevilmez ya zaten, habire karışırlar, her yaptığın hakkında bir söyleyecekleri vardır ve senin için en iyisini bildiklerine inanırlar. Nedense de zamanla doğru söylediklerini anlarsın… Diğer taraftan da bir ana yüreği vardır, kızar kıyamaz, küser gidemez…

Reklamlar

Ammanın belalı iki buymuş

Son birkaç haftadır şımarıklık üzerine yazmayı düşünüyordum. Bizimkine bir haller olmaya başladı. Nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum ama şımarıklık sanırım. Şımarık ve çirkin tavırlar buldu kendine. Neden, ne ara, nasıl oldu emin değilim. Bir ara yılbaşında fazla hediye geldi, oyuncaklara boğuldu ondan mı acaba diye düşündüm.

Son 3 gündür bu tavırları tahammül edilmez bir hal almaya başladı. Dil dışarıda mızmızlanmalar bağırmalar, kendini yerlere atmalar, beni ittirip kakmalar, eşyaları fırlatmalar.

Baby center da okuduğum gibi, birden benim oğlum gitmiş yerine başka bir çocuk gelmiş gibi… Sabrım taştı hıncımı da evde çalışan yardımcımızdan aldım, o da kaçtı gitti…

Bizimkinin bundan evvel de inatlaştığı, karşı çıktığı, tutturduğu elbette oldu. Ama bu durum tamamen başka… Bir arkadaşım siz trouble two yu rahat atlatıyorsunuz galiba demişti, hayır daha atlatamamışız onu yeni anladım.

Günümüz gayet normal keyifli başlasa da herhangi bir noktada istediği olmayınca veya istemediği bir durum olursa ipler kopuyor. Mesela bugün elindeki cam bardağı yere fırlattı, tabii ki bardak tuzla buz oldu. Sonra tepinip ağlamaya başladı, bardağı istiyorum diye kıyamet koptu. Etrafı temizlerken keza… Onunla ilgilenmiyorum diye bir posta daha. Bacağıma yapışıp ağlıyor filan anlatamam çok garip…

Ne telkin, ne teskin, ne ilgisini başka bir tarafa çekmek, ne sarılmak hiç biri fayda etmiyor. Kendi haline bırakmak en iyisi. Ne yapmak istediğini de anlamıyorum. Zaten istediğini yapmasına izin vermek de onu rahatlatmıyor.

Sabrımı kaybetmemek için kendi kendime ‘bu onun bireyselleşme, özgürleşme süreci tamamlayabilmesi için ona izin ver’ gibi bir laf buldum onu söylüyorum.

Galiba bezi bırakma da bununla paralel gelişecek. Belalı ikinin bitiş hediyesi gibi… Gene babycenter da ki bir yazı da bezden kurtulup, çocuk yatağına geçip, emziği de bırakınca kendinizi ödüllendirin, önemli bir evreyi tamamlamışsınız demektir diyordu. Ne evreymiş yahu!

Hoş geldin ‘iki’

Evet, 2 yaşına gelince işler biraz değişiyormuş. Çocuğumdaki değişikliklerden ziyade kendimdeki tahammülsüzlükten fark ettim.

Yemeği beğenmedi diye tabakla beraber yere attı, sonra da şaşırıp aa düştü dedi. Gözümün içine bakıp oyun hamuru ağzına soktu yemeye başladı veya elinde kalem koltukları boyuyor, bir yandan da Tuna Hayır diyor. Bu tip olaylarda bir problem yaşamıyorum, bunlar beni kızdırmıyor. Ama geçen gün anladım bir anne çocuğuna ne zaman şaplak atar…

Kapıdayız dışarı çıkıyoruz, ayakkabılarımızı giydik. Pek mutluyuz… Aynı sevinçle balkona koştu. Oyuncağını unuttu, alıp gelecek sandım. Transit yol akıl etmiş, kaşla göz arası çekti sandalyeyi, attı ayağını parmaklığa ‘Tuna git’ diyor. Eş zamanlı olarak diğer tarafta ben de fırladım balkona kaptım keratayı aldım içeri. Sakinledikten sonra ne atlattığımız anladım. İşte o an mutluluk, korku ve kızgınlığın bir yansıması olarak bir fiske atasım geldi.

Gerçi geçenlerde anlına sıkı bir tane patlattım. Sivrisinekler artık beni deli ediyordu. Benim biricik yavrumun alnının tam ortasına yerleşmiş elin sinsi sivrisi, şıpır şupur emiyor. Çok sinirlendim ve vurdum. Benimki de döndü bana bakıyor. Şaşırdı o da. Korktu noluyoruz dercesine baktı. O kadar gözüm dönmüş ki, çocuğuma vurduğumu düşünmeden sadece sivrinin hakkından gelmek için hamle yaptım. Gerçekten kötü bir niyetim yoktu. Çok üzüldüm ama çok da güldüm. Anlattım sivrisinek yakalamak içindi diye, özürler diledim. Anlaştık neyse ki.

Kriz yönetimi, öncelik belirleme, sabır konularında da sınandım. Ama geçemedim…

Kahvaltı hazırlıyorum, domates diye tutturdu. Makinede ekmekler, ocakta yumurta domates yıkarken kokular gelmeye başladı, bir yandan benimki ‘anne bomatees’ diye tam ayağımın altında mızıldanıyor. Üstüne bir şeyler dökülmesin diye uğraşırken çaydanlığı düşürdüm.

Haliyle kırıldı ve bütün mutfak seramik parçalarıyla bezendi. Hemen Tuna’yı kaptım mutfaktan dışarı çıkardım. Ağlamaya başladı, bir yandan etrafı süpürmeye çalışıyorum diğer taraftan o içeri girmeye çalışıyor, ekmekler yanıyor, yumurtanın dibi tutuyor. Elbette ki tonla dil dökmeme rağmen illaki de burnumun dibine girmeyi başardı.

İşte o noktada kontak attı benden bir feryat koptu. Neyse ki babası evdeydi. ‘Baba oğul gidin’ göz önünden kaybolun dedim. Sonrasında yemekleri de kurtardım, etrafı da temizledim, kahvaltıyı da hazırladım ve gene tebessümle çağırdım

‘gelebilirsiniz’.

Şimdi düşününce sıralama şöyle olmalıydı, çocuğu tehlikeden uzaklaştır eline domatesi ver gitsin bir süre onunla oyalanabilir. Yanma tehlikesi olan yiyecekleri bir kenara al, hemen süpürge çıksın. Sonra kaldığın yerden devam et değil mi? Çocuk unsurunu devreden çıkarınca diğerleri zaten matah bir durum değil ki…

Gerilim filmlerindeki gibi müzik ve ses esas efekti, beklenen gergin mizanseni yaratıyor aslında. Bunun bizde ki karşılığı çocuk ağlaması veya mızırdanmasıdır. Ciddi bir zaman baskısı ve stres yaratıyor insanın üzerinde.

Herhangi bir işi, bir insana verip 5 dakikan var deyip gitmekle, tepesine dikilip ‘ hadi hadi hadi çabuk istiyorum istiyorum şimdiiii’ diye bağırırsanız aynı verimi alamazsınız elbette.
İşte böyle, yazdım iyi geldi, rahatladım. Daha neler göreceğiz bakalım, aslında bunlar sadece minik demolar. Bir sonrakine hazırlık. Annenin eğitimi, terbiye edilmesi bu. Çocuklarda ‘annenizi nasıl eğitirsiniz’ diye kitap yazsalar yeridir.